2 Temmuz 2026
İnsanlık tarihi defalarca göstermiştir ki bir devletin gücü yalnızca askerî kuvveti, ekonomik zenginliği veya siyasal kontrol mekanizmalarıyla ölçülmez. Gerçek istikrar ve meşruiyet; bütün halkların onurunun güvence altına alındığı, eşitlik, adalet ve özgür iradeye dayanan bir siyasal düzen üzerine inşa edilir. Bir halkın dili, dini, kültürü, tarihî hafızası ve millî kimliğinin korunmadığı bir toplumda, “birlik” adı altında savunulan hiçbir sistem uzun vadeli barış ve istikrar sağlayamaz.
Bugün dünya tam da böyle tarihî bir sınavla karşı karşıyadır. Bu sınav yalnızca bir kanunun kabul edilmesi veya bir devletin iç siyasetiyle ilgili değildir. Aynı zamanda uluslararası hukukun, insan haklarının ve insanlığın ortak vicdanını oluşturan evrensel değerlerin nasıl korunacağıyla ilgilidir.
Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Halk Kongresi tarafından 12 Mart 2026 tarihinde kabul edilen ve 1 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren sözde “Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Kanunu” bu tarihî sınavın tam merkezinde yer almaktadır. Dışarıdan bakıldığında “eşitlik”, “birlik”, “ortak refah” ve “kalkınma” gibi kavramları savunuyor görünse de, kanunun içeriği, yapısı ve uygulanış biçimi açıkça göstermektedir ki asıl amaç çok uluslu bir devlette eşitliği tesis etmek değil; Çin Komünist Partisinin “Çin Ulusu Ortak Kimliği (Zhonghua Minzu Ortak Topluluğu)” anlayışını devletin en üstün hukukî normu hâline getirmek ve bütün etnik kimlikleri bu tek siyasal kimlik içinde eriterek yeniden şekillendirmektir.
Bu kanunu yalnızca bir hukuk metni olarak değerlendirmek mümkün değildir. Aksine, Doğu Türkistan, Tibet ve Güney Moğolistan’da son yıllarda sistematik biçimde uygulanan politikalarla birlikte ele alınmalıdır. Çünkü bu kanun yeni bir politika ortaya koymamakta; zaten fiilen uygulanmakta olan uygulamaları hukukileştirerek bunları Çin’in tamamında kalıcı ve sürekli bir devlet politikası hâline getirmektedir.
Çin Anayasası’nda, en azından kâğıt üzerinde, Çin Halk Cumhuriyeti “56 milletten oluşan çok uluslu bir devlet” olarak tanımlanmaktadır. Bu ilke teorik olarak bütün milletlerin eşit statüye sahip olduğunu ve kanun önünde eşitliğini ifade etmektedir. Ancak uygulamada, özellikle son yirmi yılı aşkın süreçte Çin Komünist Partisi siyaset, ekonomi, eğitim, kültür, güvenlik, din, internet yönetimi, ulaşım ve haberleşme gibi hemen her alanda Han Çinlisi merkezli devlet yapısını giderek güçlendirmiş; anayasa tarafından tanınan birçok temel hak sistemli biçimde zayıflatılmış, kullanım alanları daraltılmış ve birçok durumda fiilen ortadan kaldırılmıştır. “Ortak kimlik” ve “etnik birlik” söylemleri altında merkezileştirme ve asimilasyon politikaları yaygınlaştırılmıştır.
Özellikle Doğu Türkistan’da bu süreç son derece sert ve acımasız yöntemlerle uygulanmış; uluslararası toplumun önemli bir bölümünün soykırım ve insanlığa karşı suç olarak nitelendirdiği uygulamalara dönüşmüştür. Ana dilde eğitimin ortadan kaldırılması, dinî hayatın ağır denetim altına alınması, kültürel ve tarihî mirasın tahrif edilmesi, kapsamlı dijital gözetim sistemlerinin kurulması, “mesleki eğitim” adı altında yürütülen kitlesel keyfî tutuklamalar, işkence, zorla çalıştırma, ailelerin parçalanması, çocukların devlet yatılı okullarına zorla yerleştirilmesi, kadınlara yönelik ağır hak ihlalleri ve nüfus politikaları birbirinden bağımsız uygulamalar değildir. Bunların tamamı, birbirini tamamlayan kapsamlı bir asimilasyon stratejisinin parçalarıdır.
Söz konusu kanun ise bütün bu uygulamaları tek bir hukukî çerçeve içine yerleştirerek bunlara “etnik birlik” ve “ulusal güvenlik” adı altında meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.
Dünya Uygur Kurultayı’na göre bu kanunun en tehlikeli yönü, açıkça “asimilasyon uygulayacağız” dememesi; aksine asimilasyonu “hukuk”, “kalkınma”, “ortak kimlik”, “uyum” ve “etnik birlik” gibi olumlu kavramlarla örterek onu normal, gerekli ve meşru bir devlet politikası gibi sunmaya çalışmasıdır.
Tarih bize göstermektedir ki zorla asimilasyonun en tehlikeli biçimi, kendisini baskı olarak değil; “kalkınma”, “ilerleme” ve “ortak yarar” söylemleriyle meşrulaştıran biçimidir.
Bu nedenle bu makale yalnızca belirli bir kanuna karşı dile getirilen bir itiraz değildir. Aynı zamanda Doğu Türkistan/Uygur halkının millî varlığı, insan onuru, siyasi geleceği ve egemenlik hakkıyla ilgili tarihî bir mesele konusunda dünya vicdanına yapılmış bir çağrıdır.
Çin hükümeti bu kanunu “etnik birliği güçlendiren” ve “bütün milletlerin ortak kalkınmasını sağlayan” bir düzenleme olarak tanıtmaktadır. Ancak Dünya Uygur Kurultayı’na göre bu kanunun gerçek mahiyetini anlayabilmek için yalnızca metnine bakmak yeterli değildir; Çin’in son yetmiş yılı aşkın etnik politika tarihinin bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerekir.
1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana Çin yönetimi sürekli olarak devletin çok uluslu yapısını vurgulamıştır. Anayasa ve Bölgesel Millî Özerklik Kanunu gibi temel düzenlemelerde Han Çinlisi olmayan halkların dilini, kültürünü, dinini ve kendilerine özgü özelliklerini koruyacak çeşitli ilkeler yer almıştır. Her ne kadar bu hakların uygulanması çoğu zaman son derece sınırlı kalmış olsa da Çin devleti en azından hukukî ve siyasî düzeyde “çok uluslu devlet” söylemini muhafaza etmiştir.
Ancak son on yılı aşkın süreçte bu yaklaşım köklü biçimde değişmiştir. “Çin Ulusu Ortak Kimliği Bilinci” Çin’in etnik politikasının en üst ilkesi hâline getirilmiş; bunun sonucunda daha önce kanunlarda yer alan “etnik özellik”, “özerklik” ve “kültürel çeşitlilik” gibi kavramlar giderek ikinci plana itilmiş ve fiilen anlamını kaybetmeye başlamıştır.
2026 yılında kabul edilen bu kanun tam da bu dönüşümü devlet hukuku düzeyinde kalıcılaştırmaktadır. Böylece Çin’in etnik politikası yeni bir aşamaya girmiştir. Bu yeni dönemin temel özelliği, çok uluslu devlet yapısını korumaktan ziyade bütün halkları tek bir siyasî ve kültürel kimlik altında yeniden şekillendirmeyi hedeflemesidir.
Kanunun 15. maddesi, Mandarin Çincesini eğitim ve kamusal hayatın temel dili olarak belirlemektedir. Her ne kadar diğer etnik dillerin “korunacağına” ilişkin ifadeler bulunsa da, fiiliyatta ana dilde eğitimin giderek ortadan kaldırılmasının hukukî zemini hazırlanmıştır. Doğu Türkistan, Tibet ve Güney Moğolistan’da hâlihazırda uygulanmakta olan politikalar bu maddenin nasıl uygulanacağının en açık göstergesidir.
Kanunun 16 ve 20. maddeleri ise yalnızca eğitim sistemini değil, aile eğitimini de “Çin Ulusu Ortak Kimliği Bilinci” doğrultusunda şekillendirmeyi öngörmektedir. Böylece millî kimliğin ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması artık sadece okulların değil, aile hayatının da doğrudan siyasî denetim alanına sokulmaktadır.
madde 46, dinî toplulukların, dinî eğitim kurumlarının ve ibadet yerlerinin “dinin Çinlileştirilmesi” politikasına uygun hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Böylece din özgürlüğü, evrensel insan haklarının bir parçası olmaktan çıkarılarak devletin ideolojik hedeflerine tâbi kılınmaktadır. Doğu Türkistan’da camilerin yıkılması, dinî eğitimin yasaklanması, oruç ibadetinin engellenmesi, başörtüsü ve diğer dinî uygulamaların sıkı biçimde denetlenmesi, bu politikanın yıllardır sahadaki somut yansımalarıdır.
Kanunun 31. ve 63. maddeleri ise bu düzenlemenin bir başka yeni ve son derece tehlikeli yönünü ortaya koymaktadır. Bu maddeler uyarınca, “etnik birliğe zarar verdiği” iddia edilen görüşlerin internet ortamında paylaşılması ve hatta Çin sınırları dışında faaliyet gösteren kuruluşlar ile kişilerin çalışmaları dahi hukuki sorumluluk kapsamına alınmaktadır. Bu durum, Çin’in sınır aşan baskı ve sindirme politikasını hukuk kisvesi altında meşrulaştırma; korkutma ve baskı ağını dünya ölçeğinde daha da genişletme girişiminden başka bir şey değildir.
Dünya Uygur Kurultayı’na göre bu kanunun en büyük tehlikesi; dili, eğitimi, dini, kültürü, aileyi, medyayı, dijital alanı ve diaspora toplumlarını tek bir bütüncül denetim sistemi içerisinde birleştirmesidir. Bu artık yalnızca belirli alanlara yönelik sınırlamalar değil; bir halkın varlığını ayakta tutan bütün temel unsurların aynı anda yeniden şekillendirilmesini amaçlayan kapsamlı bir toplumsal mühendislik projesidir.
Bu nedenle Dünya Uygur Kurultayı açıkça ilan etmektedir ki bu kanun sıradan bir yasama faaliyeti değildir. Bu düzenleme, Çin’in etnik politikasında yeni bir dönemin başladığını göstermektedir. Bu yeni dönemin merkezinde çok kültürlülüğün korunması değil, bütün etnik kimliklerin tek bir devlet kimliği içinde eritilmesi hedefi bulunmaktadır.
Hiçbir devletin birliği, eğer bütün halkların onuru, eşitliği ve özgür iradesi üzerine kurulmamışsa kalıcı olamaz. Böyle bir “birliği” yalnızca kanunlarla, gözetim mekanizmalarıyla ve zor kullanarak ayakta tutmaya çalışmak, sonunda toplumsal güveni tamamen ortadan kaldıracaktır. Gerçek birlik ise millî kimlikleri yok etmekle değil; onların varlığını tanımak, eşit haklarını güvence altına almak ve onlara saygı göstermekle sağlanabilir.
Dünya Uygur Kurultayı bir kez daha açıkça vurgulamaktadır ki mücadelemiz hiçbir millete, halka veya kültüre karşı yürütülen bir mücadele değildir. Bizim mücadelemiz, bir halkın temel insan haklarının, insan onurunun ve millî varlığının korunması için yürütülen barışçıl, hukuka dayalı ve adalet temelli bir mücadeledir. Biz bütün halkların eşitliğine, karşılıklı saygıya dayanan barış içinde birlikte yaşama ilkesine inanıyoruz. Talep ettiğimiz şey başkalarının hakları değil; uluslararası hukukun tanıdığı temel hakların Uygur halkı için de eksiksiz biçimde güvence altına alınmasıdır.
Doğu Türkistan/Uygur meselesinin yalnızca Çin’in iç meselesi olarak görülebileceği dönem artık geride kalmıştır. Bugün bu mesele; uluslararası insan hakları sisteminin, barışın, halkların eşitliğinin ve uluslararası hukukun güvenilirliğinin ortak sınavına dönüşmüştür. Bir halkın dilinin, dininin, kültürünün, tarihinin ve millî kimliğinin sistematik biçimde yok edilmesine dünyanın sessiz kalması, yalnızca belirli bir bölgede yaşanan zulme sessiz kalmak anlamına gelmez; aynı zamanda insanlığın ortak değerlerinin aşındırılmasına göz yummak anlamına gelir.
Özellikle 5 Temmuz 2009 Urumçi Katliamı’nın ardından başlatılan kapsamlı baskı politikaları ve 2017 yılından itibaren bütün dünyayı sarsan kitlesel keyfî tutuklamalar; dinî ve kültürel hayatın ağır biçimde kısıtlanması, ana dilde eğitimin fiilen ortadan kaldırılması, çocukların devlet yatılı okullarına zorla yerleştirilmesi, ailelerin parçalanması, zorla çalıştırma uygulamaları ve kadınlara yönelik zorla doğum kontrolü ile kısırlaştırma politikaları göstermektedir ki Doğu Türkistan/Uygur halkı ile Çin devleti arasında zaten son derece zayıf olan karşılıklı güvenin siyasi ve ahlaki temelleri büyük ölçüde yıkılmıştır. Bugün yürürlüğe konulan bu kanun ise söz konusu baskı politikalarını sona erdirmek yerine, onları geçici tedbirler olmaktan çıkarıp uzun vadeli devlet stratejisi hâline getirerek hukukileştirmektedir.
Dünya Uygur Kurultayı özellikle vurgulamaktadır ki hiçbir halk; dilinden, dininden, kültüründen, tarihinden ve millî kimliğinden vazgeçmek karşılığında varlığını sürdürmeyi kabul etmez. Uygur halkı da bunun istisnası değildir. Zorla asimilasyon, yaygın gözetim, korkutma ve baskı yoluyla bir halkın geçici olarak susturulması mümkün olabilir; ancak bu yöntemlerle o halkın rızasını veya gerçek siyasi bağlılığını kazanmak hiçbir zaman mümkün değildir.
Bu nedenle Dünya Uygur Kurultayı açıkça ifade etmektedir ki Doğu Türkistan/Uygur halkı, kendi siyasi geleceğini ve egemenliğini özgürce belirleme hakkından asla vazgeçmeyecektir. Bu, yalnızca siyasi bir slogan değil; uluslararası hukukun temel ilkelerinden, evrensel insan haklarından ve bir halkın kendi varlığını koruma hakkından kaynaklanan meşru bir haktır. Bu hakkın nasıl kullanılacağı, hangi siyasi biçimde hayata geçirileceği ve hangi yollarla gerçekleştirileceği ise uluslararası hukuk, barış ilkeleri ve Doğu Türkistan/Uygur halkının özgür iradesi doğrultusunda belirlenmelidir.
Dünya Uygur Kurultayı; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletleri Teşkilatı, demokratik devletleri, uluslararası insan hakları kuruluşlarını, akademik çevreleri, hukuk kurumlarını ve dünyanın vicdan sahibi bütün insanlarını, Çin’in bu düzenlemesini basit bir iç hukuk meselesi olarak görmemeye çağırmaktadır. Bu kanun yalnızca Doğu Türkistan/Uygur halkını değil; Tibet’i, Güney Moğolistan’ı ve diğer yerli halkları da doğrudan etkileyen, zorla asimilasyonu hukukileştiren son derece tehlikeli bir dönüm noktasıdır.
Aynı zamanda Çin hükümetini de, taraf olduğu uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uygun davranarak Doğu Türkistan/Uygur halkının, Tibetlilerin, Güney Moğolların ve diğer halkların ana dil, din özgürlüğü, kültür, tarih, ifade özgürlüğü ve kendi siyasi geleceklerini ve egemenliklerini özgürce belirleme haklarına fiilen saygı göstermeye çağırıyoruz.
Dünya Uygur Kurultayı, barışçıl, demokratik ve uluslararası hukuka dayalı mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir. Biz adaleti intikamın, diyaloğu şiddetin, hukuku kaba kuvvetin, insan onurunu ise korku ve baskının karşısına koyuyor; bunları üstün evrensel değerler olarak görüyoruz. Amacımız yeni çatışmalar yaratmak değil; adalet üzerine kurulu, her halkın onuruna ve özgürce yaşayabilmesine saygı gösterilen barışçıl ve istikrarlı bir geleceğin inşasına katkıda bulunmaktır.
Son olarak dünyaya bir kez daha ilan ediyoruz ki bir halkın varlığı yalnızca nüfusuyla ölçülmez. Bir halkın gerçek varlığı; dili, dini, kültürü, tarihi, özgür iradesi ve kendi geleceğini belirleyebilme imkânıyla anlam kazanır. Eğer bütün bu unsurlar sistematik biçimde zayıflatılıyor ve yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyorsa, artık söz konusu olan yalnızca insan hakları ihlalleri değil; bir halkın varlığına yönelmiş tarihî bir tehdittir.
Dünya Uygur Kurultayı, Doğu Türkistan/Uygur halkının millî varlığını, insan onurunu ve kendi siyasi geleceğini ve egemenliğini özgürce belirleme hakkını savunan meşru mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir. Bu, bizim tarihî sorumluluğumuz, ahlaki görevimiz ve gelecek nesillere verdiğimiz sözdür.
DÜNYA UYGUR KURULTAYI