İHH başta olmak üzere bağimsız araştırmacı kuruluşların raporuna göre en az iki milyondan fazla insan bu kamplarda zorla turulmakta...
1 Ekim, İstanbul’da Çin Protesto Edildi
İstanbul Çin Konsolosluğu önünde Doğu Türkistan’ın Çin komünistleri tarafından işgal kılınışının 77. yıllığı dolayısıyla basın açıklaması ve “İşgale Hayır” protesto gösterisi yapıldı. Etkinliği İstanbulda faaliyet gösteren Dünya Uygur Kurultayı Vakfı dahil 5 teşkilat müşterek gerçekleştirdi.
DÜNYA UYGUR KURULTAYI VAKFI BASIN BİLDİRİSİ
Doğu Türkistan’ın işgalinin 77. yılı: Halkımızın geleceğine halkımız karar vermelidir
1 Ekim 2026 | İstanbul Çin Konsolosluğu önü
1 Ekim, Doğu Türkistan’ın Çin Komünist Partisi yönetimindeki Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kontrol altına alınmasının sembolik tarihidir. İşgalin 77. Yılında Dünya Uygur Kurultayı Vakfı olarak bir kez daha ilan ediyoruz: Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından sömürgeleştirilmiş bir ülkedir. Çin’in “ayrılmaz parçası” asla değildir. Doğu Türkistan Çin değildir; sömürge bölge anlamına gelen “Sincan” da değildir. Özbeöz Türk yurdudur. Halkımızın siyasi geleceği ve egemenliği, kendi özgür iradesi dışında belirlenemez, belirlenmesi kabul edilemez.
1949’da Doğu Türkistan’ın Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlanması, halkımızın özgür rızasına dayanan eşitlik ve hak hukukları tanımlanmış, halk oylaması veya herhangi bir hukuki temele dayanan bir bağlanma değil, düpedüz bir işgal ve ilhaktır. Dünya Uygur Kurultayı Vakfı bu süreci hukuksuz bir işgal ve sömürgeleştirilen bir bölge olarak görmekte ve Çin Komünist Partisi yönetiminin bugün Doğu Türkistan’da sürdürdüğü baskıcı hâkimiyetinin meşru bir yönetim olarak kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. 1955’te kurulan sözde “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” de bu gerçeği değiştirmedi. Özerklik adı altında sınırlı uygulamalar sunulurken temel siyasi, ekonomik ve güvenlik kararları tamamıyla Pekin’in elinde tutuldu.
Yıllar içinde Uygurlar ve Doğu Türkistan’ın diğer yerli halkları siyasette, bürokraside, ekonomide, eğitimde ve bilim kurumlarında önemli konumlardan uzaklaştırıldı. 1954’te kurulan, askerî kökenli Bingtuan (Üretim ve İnşaat Kolordusu); toprak, yerleşim, ekonomi ve güvenlik üzerindeki merkezî kontrolün genişletilmesinde başlıca araçlardan biri oldu. Devlet eliyle teşvik edilen yoğun Han nüfus yerleşimi de bölgenin demografik yapısını değiştirdi. 1949’da 290 bin olan Çinli nüfusu 38 kat artarak 2025 yılında 11 milyonu geçerken, bölgenin asıl sakinleri olan Türk halkları ve diğerlerinin artış oranı sadece 3,7 kat olmuştur. 1949’da %6,7 olan Çinli oranı 2025’te %42,24 olurken bölgenin asıl sahiplerinin oranı 1949’daki %93,3 ten 2025’te %57,76 ‘ya düşmüştür. (Bunlar Çin’in açıkladığı resmi rakamlardır: http://www.xzqh.org/show/china/65/2025.html. Gerçekler daha farklı olabilir). Böylece adı özerk olan bir yerde, zaten yerli halkın kendi yurduyla ilgili karar alma gücü elinden alınmıştı, bu demografik asimilasyon sonucu daha da pekiştirilerek her türlü zulmü uygulayabilecek altyapı genel olarak oluşturulmuş oldu. Bunlardan şunu net olarak görebiliriz ki Doğu Türkistan Çin’in tam anlamıyla sömürge(müstemleke)leştirdiği bir bölgedir.
2000’li yıllardan itibaren Uygurcanın eğitim dili olarak kullanımı aşamalı biçimde geriletildi. Kültürel miras ve tarihî mekânlar tahrip edildi, dinî yaşam ağır kısıtlamalara bağlandı. Çin yönetimi, dini “Çinlileştirme” politikasıyla en basit ibadetleri dahi devlet denetimine soktu. Güvenlik ve “aşırılıkla mücadele” gerekçesiyle çıkarılan düzenlemeler, barışçıl kimlik ifadesinin bile cezalandırılabildiği bir ortam yarattı.
2017’den itibaren kurulan kitlesel gözaltı sistemi, bu baskının en ağır aşamalarından biri oldu. 3 milyondan fazla Uygur ve diğer Türk halklarından insan, adil yargılanma güvencelerinden yoksun biçimde kamplara ve cezaevlerine kapatıldı. Kamplardan kurtulabilen az sayıdaki eski tutukluların tanıklıkları; dayak, elektrik şoku, uykusuz bırakma, acı verici pozisyonlarda uzun süre tutma, tecrit ve cinsel şiddet dâhil ağır istismar biçimlerini ortaya koydu. Bugün hâlâ birçok aile, yakınlarının nerede olduğunu ve hangi koşullarda yaşadığını öğrenemiyor. Zorla çalıştırma, ailelerin parçalanması, çocuk asimile kampları, ibadet ve örf adet yasakları, ÇKP’ye sadakat yeminleri, fişleme ve her kesi birbiri için ispiyonlama zorunluluğu gibi uygulamalar hız kesmeden devam ediyor.
1 Temmuz 2026’da yürürlüğe giren Etnik Birliği ve İlerlemeyi Teşvik Yasası, asimilasyon politikalarına yeni bir yasal dayanak ekledi. Yasa, eğitimde standart Çincenin temel dil olmasını öngörüyor ve dinî kurumların “Çinlileştirme” yönünde hareket etmesini istiyor. Dünya Uygur Kurultayı Vakfına göre bu hükümler, Uygur dilini, inancını ve kimliğini koruma imkânını daha da daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler uzmanları da yasanın dil, kültür ve din hakları üzerindeki olası etkilerine ilişkin ciddi kaygılarını Çin hükümetine iletmiştir. Avrupa Parlamentosu da 30 bir karar kabul ederek Çin’in bu yasayı geri çekmesini talep etmiştir. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2022 değerlendirmesi, Doğu Türkistan’da ciddi insan hakları ihlalleri gerçekleştiğini ve yaygın keyfî gözaltların insanlığa karşı suçlar dâhil uluslararası suç teşkil edebileceğini bildirdi. Çeşitli parlamentolar ve bağımsız Uygur Mahkemesi ise Çin’in uygulamalarını soykırım olarak nitelendirdi. Uluslararası kamuoyunun görevi, bu bulguları yalnızca kayda geçirmek ve sadece kınamak olmamalıdır. Çin’i hesap vermeye zorlamalı; uluslararası hukuk çerçevesinde diplomatik, ekonomik ve hukuki baskı araçlarını kullanmalıdır.
Türk ve Müslüman dünyasının liderlerine de sesleniyoruz: Adalet ve mazlumun yanında durma ilkesi, Doğu Türkistan söz konusu olduğunda askıya alınmamalı. Çin ile ilişkiler, Uygur halkının hakları karşısında sessiz kalmayı gerektirmez.
Çin’in, Hükümet yetkililerini, siyasi parti yöneticilerini, sivil toplum kuruluş mensuplarını, akademisyenleri, din adamlarını, iş insanlarını ve Çin tarafından seçilmiş basın mensuplarını güzergâhı önceden belirlenmiş gezi programlarına götürerek tiyatro sergileme yöntemiyle kandırmasına kesinlikle itibar edilmemelidir. Doğu Türkistanlılarla güvenli, serbest ve gözetimsiz biçimde görüşülebilmeden gerçeği görmek mümkün değildir.
Bu baskı yalnızca Doğu Türkistan halkını ilgilendirmiyor. Diasporaya yönelen tehditler, dijital gözetim ve zorla çalıştırma riski taşıyan tedarik zincirleri, başka ülkelerin özgürlüklerini ve hukuk düzenlerini de etkiliyor. Çin’in ihraç etmeye başladığı dijital diktatörlük engellenmezse bugün yaşanan zulme ses çıkarmazsa, yarın daha aydınlık ve huzurlu bir gelecek kurma hayalimizi ve imkânımızı da kaybedebiliriz.
Bugün atılabilecek somut adımlar
1. Hükümetler, BM yetkililerinin Doğu Türkistan’a engelsiz erişimini ve halkla güvenli, özel görüşmeler yapabilmesini talep etmelidir.
2. Parlamentolar, kayıp ve tutuklu kişilerin durumunu düzenli olarak gündeme almalı; Çin makamlarından isim bazında bilgi ve serbest bırakılma talep etmelidir.
3. Devletler, ağır ihlallerden sorumlu kişi ve kurumlara yönelik hedefli yaptırımlar uygulamalı; uluslararası hukuk kapsamında sorumlu tutma yollarını kullanmalıdır.
4. Gümrük idareleri ve şirketler, Doğu Türkistan bağlantılı tedarik zincirlerinde zorla çalıştırma riskini bağımsız biçimde incelemeli ve bu riski taşıyan ürünlerin ticaretini durdurmalıdır.
5. Türkiye ve diğer ülkeler, Uygurları ulus ötesi tehditlere ve zorla geri gönderilme riskine karşı korumalıdır.
6. Üniversiteler ve kültür kurumları, Uygur dili, tarihi ve kültürel mirası için burs, araştırma, arşiv ve eğitim programları oluşturmalıdır.
7. Her birey, doğrulanmış bilgileri paylaşmalı, seçilmiş temsilcilerinden somut adım talep etmeli ve güvenilir insan hakları çalışmalarına destek vermelidir.
Doğu Türkistan halkı için mesele yalnızca geçmişte yaşananların tanınması değildir. Mesele, çocuklarımızın kendi dillerinde öğrenip öğrenemeyeceği, inançlarını özgürce yaşayıp yaşayamayacağı ve halkımızın kendi yurdunda kimliğini koruyarak var olup olamayacağıdır.
Doğu Türkistan halkının siyasi geleceğini ve egemenliğini özgürce belirleyebilmesi ertelenemez. Bu hak, halkımızın asimile edilmeden varlığını sürdürebilmesinin temel koşuludur. Dünya Uygur Kurultayı Vakfı, bu hak güvence altına alınana kadar barışçıl ve hukuk temelli mücadelesini sürdürecektir.
DÜNYA UYGUR KURULTAYI VAKFI






























