5 TEMMUZ URUMÇİ KATLİAMI’NIN 17. YIL DÖNÜMÜ BASIN AÇIKLAMASI
İstanbul – 5 Temmuz 2026
Aziz Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz, kıymetli basın mensupları, değerli sivil toplum temsilcileri ve vicdan sahibi tüm insanlar,
Bugün burada yalnızca 17 yıl önce Doğu Türkistan’ın Urumçi şehrinde Çin güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen katliamda hayatını kaybeden masum insanlarımızı anmak için değil; hâlen devam eden ağır insan hakları ihlallerine karşı insanlığın ortak vicdanını harekete geçirmek için toplandık.
5 Temmuz 2009, Doğu Türkistan tarihinin en acı ve en karanlık günlerinden biridir.
Olayların fitilini, Çin’in Guangdong eyaletindeki Shaoguan oyuncak fabrikasında çalışan Uygur işçilere yönelik organize saldırılar ateşledi. Çok sayıda Uygur işçisi hayatını kaybetti veya yaralandı; ancak sorumlular adalet önüne çıkarılmadı. Bunun üzerine Urumçi’de binlerce Uygur, yalnızca adalet talep etmek ve gerçeklerin ortaya çıkarılmasını istemek amacıyla barışçıl bir gösteri düzenledi.
Ne var ki bu meşru gösteri, güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle kısa sürede büyük bir katliama dönüştü. Yüzlerce, bağımsız kaynaklara göre ise binlerce kişi hayatını kaybetti, yaralandı, gözaltına alındı veya zorla kaybedildi. O gün yaşananların gerçek bilançosu hâlâ açıklanmadı ve Çin yönetimi bağımsız bir soruşturmaya hiçbir zaman izin vermedi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki 5 Temmuz yalnızca bir katliam değil, Doğu Türkistan’da uygulanacak sistematik baskı politikalarının dönüm noktası olmuştur.
2009 sonrasında Doğu Türkistan, dünyanın en yoğun gözetim altında tutulan bölgelerinden biri hâline getirildi. Mahallelere polis karakolları kuruldu, milyonlarca kamera yerleştirildi, biyometrik veri toplama ve dijital takip sistemleri yaygınlaştırıldı. Toplum güven temelinde değil, sürekli şüphe anlayışıyla yönetilmeye başlandı.
2016 yılında yürürlüğe konulan sözde “Terörle Mücadele Yasası”, bu baskıların hukuki aracı olarak kullanıldı. Terör kavramı son derece geniş yorumlanarak sakal bırakmak, başörtüsü takmak, Kur’an okumak, çocuklara dinî eğitim vermek, yurt dışında akrabası bulunmak, yabancı ülkelere seyahat etmiş olmak veya sadece kendi kimliğini korumaya çalışmak dahi şüphe sebebi hâline getirildi.
2017 yılından itibaren ise insanlık tarihinin en kapsamlı kitlesel baskı kampanyalarından biri başlatıldı.
Birleşmiş Milletler uzmanlarının, insan hakları kuruluşlarının ve çok sayıdaki bağımsız araştırmanın ortaya koyduğu üzere, büyük ölçekli keyfî gözaltılar gerçekleştirildi; çok sayıda Uygur ve diğer Türk halklarından insan sözde “mesleki eğitim merkezi” adı verilen toplama kamplarına kapatıldı.
Aileler parçalandı. Anne ve babalar kamplara gönderilirken çocuklar devlet kontrolündeki yatılı asimilasyon kurumlarına alındı. Uygurca kamusal hayattan sistemli biçimde çıkarıldı, ana dilde eğitim büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Camiler, türbeler ve mezarlıklar yıkıldı; dinî hayat ağır kısıtlamalara tabi tutuldu. Binlerce akademisyen, öğretmen, sanatçı, yazar, şair, din âlimi, iş insanı ve toplum önderi özgürlüğünden mahrum bırakıldı.
Kadınlar zorla doğum kontrolü, kısırlaştırma ve ailelerinden koparılma gibi ağır ihlallere maruz bırakıldı. Çok sayıda kişi ise zorla çalıştırma programları kapsamında fabrikalara ve Çin’in farklı bölgelerine sevk edildi.
Bugün Doğu Türkistan’da çalışabilecek yaştaki hemen herkes, yalnızca kimliği, inancı veya etnik kökeni nedeniyle potansiyel suçlu muamelesi görmekte; toplumun tamamı sürekli gözetim altında tutulmaktadır.
Bütün bunlar tesadüfi uygulamalar değildir.
1 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren sözde “Etnik Birliği ve İlerlemeyi Teşvik Yasası”, yıllardır fiilen uygulanan asimilasyon politikalarını hukuki zemine oturtmayı amaçlamaktadır. Bu yasa, farklı halkların kendi dilini, kültürünü ve kimliğini korumasını teşvik etmek yerine, “Çin ulusu ortak kimliği” adı altında tüm etnik toplulukların tek tip bir kimlik içinde eritilmesini kurumsallaştırmaktadır.
Bugün uluslararası toplumun tutumu ise düşündürücüdür.
Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülke hükümeti ve parlamentosu, Çin’in özellikle 2017 sonrasında Uygurlar ve diğer Müslüman Türk halklarına yönelik uygulamalarını soykırım veya insanlığa karşı ağır suçlar kapsamında değerlendiren kararlar almıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bölgede ciddi insan hakları ihlallerinin işlendiğini ortaya koymuştur. Buna rağmen somut uluslararası adımlar son derece sınırlı kalmıştır.
Daha da üzücü olan ise, başta Türk dünyası ve İslam âlemi olmak üzere birçok ülkenin sessizliği veya çekingen tutumudur.
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir ibadethaneye yapılan saldırı haklı olarak büyük tepki toplarken, Doğu Türkistan’da binlerce caminin yıkılması, mezarlıkların yok edilmesi ve kültürel mirasın sistematik biçimde ortadan kaldırılması çoğu zaman görmezden gelinmektedir.
Biz hiçbir kutsal mabede yönelik saldırıyı kabul etmiyoruz. Aynı hassasiyetin Doğu Türkistan için de gösterilmesini bekliyoruz.
Vicdan coğrafyaya göre değişmemelidir.
İnsan hakları, milletine, dinine veya ekonomik gücüne göre uygulanmamalıdır.
Bugün buradan Türk dünyasına, İslam âlemine ve tüm insanlığa sesleniyoruz:
Daha ne kadar susacağız?
Adalet yalnızca güçlü olanlar için mi var olacaktır?
Sessizlik zalimi cesaretlendirir. Zulme karşı ses çıkarmamak, istemeden de olsa onun devamına katkı sağlar.
Biz adalet istiyoruz.
Hukukun Uygurlar için de işlemesini istiyoruz.
Doğu Türkistan/Uygur halkının; dilini, dinini, kültürünü ve kimliğini koruyarak siyasi geleceğini ve egemenliğini özgür iradesiyle belirleyebileceği onurlu bir gelecek istiyoruz.
5 Temmuz şehitlerimizi ve Doğu Türkistan’ın özgürlük mücadelesinde hayatını kaybeden bütün kahramanlarımızı rahmet, saygı ve minnetle anıyoruz.
İnanıyoruz ki hakikat eninde sonunda ortaya çıkacak, adalet mutlaka tecelli edecek ve zulüm sonsuza kadar devam etmeyecektir.
Yaşasın insanlık onuru.
Yaşasın adalet.
Yaşasın Doğu Türkistan halkının özgürlük ve insan onuru mücadelesi.
Dünya Uygur Kurultayı Vakfı