Doğu Türkistan Raporu: Geçmişten Bugüne Dinî ve Etnik Baskılar

Hazırlayan :  Nureddin İzbasar  04 Temmuz 2020

Giriş

İnişli çıkışlı tarihî seyri içinde 1949 senesine kadar bir şekilde bağımsızlığını koruyan Doğu Türkistan, bu tarihten itibaren Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) bağlı kuvvetlerin işgaline uğramıştır. Bu işgalle birlikte Çin, bir yandan bölgenin verimli tarım arazilerini ve zengin yer altı varlıklarını kendi tekeline alırken bir yandan da sistematik işgal ve Çinlileştirme siyasetini acımasızca uygulamıştır. Bölgeye yoğun bir Çinli yerleşimci akını organize edilmesi ardından, kurulan geniş istihbarat ağı ve alınan güvenlik tedbirleriyle Doğu Türkistanlıların süreç içerisinde dünya ile olan bağlantıları kopartılmış ve temel insan haklarının ihlal edilmesine yönelik her türlü müdahale kolaylıkla hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Doğu Türkistanlıların asimilasyona direnmeleri ve kendilerini Çinli olarak görmemeleri, merkezî Çin yönetimi açısından siyasi bir meydan okuma olarak değerlendirilmiş ve bu durum bölgenin kontrolü konusundaki bir zaaf, özellikle 1980’li yıllardan itibaren sanayileşmeyi sekteye uğratacak bir güvenlik sorunu olarak algılanmıştır. 1990’lı yılların çalkantılı siyasi gelişmeleri ve Komünist bloğun çöküşü Orta Asya coğrafyasında birçok değişimi tetiklerken, bu bölgede bulunan Doğu Türkistan’da da gerilim bir hayli artmıştır. 2000’li yılların başındaki 11 Eylül olayları akabinde başlayan dönem “terörle mücadele” adı altında Çin yönetiminin bölgeye her türlü müdahalesini kolaylaştırmış ve bugüne kadar süren sistematik tırmandırma siyaseti hız kesmeden uygulanmıştır.

Küresel siyaset ve ekonomide her geçen gün gücünü arttıran Çin, kendi bölgesinde Doğu Türkistan gibi bir meseleyle uğraşıyor olmanın verdiği öfkeden olsa gerek, 2010’lu yıllardan itibaren bölgedeki baskı ve hak ihlallerini yeni bir boyuta taşımıştır. Doğu Türkistanlı ailelerin tümü fişlenmiş ve potansiyel risk oluşturduğu(!) düşünülen milyonlarca insan kamplara toplanıp özgürlüklerinden mahrum edilmiştir. Hasılı Doğu Türkistan’da bir yandan insanların dönüştürülmesi için baskılar sürerken bir yandan da Uygurlara ait kültürel ve dinî tüm mirasın yok edilmesi için çalışmalar hızlandırılmıştır.

Elinizdeki rapor, Doğu Türkistanlıların tarihî süreç içinde yaşadığı dönüşümü ve Çin işgali ile birlikte günümüze kadar gelen ihlaller dönemini anlatmaktadır.

Doğu Türkistan neresidir?

Doğu Türkistan, tarih boyunca Ulu Türkistan olarak bilinen Orta Asya coğrafyasının tarihî gelişmelerden dolayı ikiye ayrılmasıyla oluşan doğu bölgesinin adıdır. 1.823.000 kilometrekare genişliğe sahip topraklarının yaklaşık üçte biri dünyanın ikinci büyük çölü olan Taklamakan Çölü’nden oluşmaktadır. Kuzeyde Rusya ve Moğolistan ile sınır olan Doğu Türkistan bölgesi, batıda Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Keşmir ve Hindistan ile komşudur. Güneydoğusu Karanlık Dağları ve Tibet platosu ile ayrışırken, Doğu tarafı bozkırlar, çöller ve Çin ile sınırdır.

2.000 kilometre uzunluğuyla Tarım Nehri, Doğu Türkistan’ın en önemli su kaynağıdır. İli ve İrtiş nehirleri de diğer ülkelere temiz su temin eden önemli nehirlerdendir. Bu nehirlerin suladığı geniş tarım alanları, bölgenin en kadim yerleşim yerlerini şekillendirmiştir. Kaşgar, Yarkent, Karakaş, Hoten, Barçuk, Aksu, Kuça ve Karaşehir bu vahaların en büyük şehirlerindendir. Bu vahalarda yılda iki kez mahsul alınan tahıl ürünleri haricinde Doğu Türkistan’ın en büyük pamuk üretim alanları bulunmaktadır.

Komünist Çin işgalinden önce Doğu Türkistan’ın en eski yerleşim birimleri olan Tarım Havzası, Turfan Ovası, Komul bozkırları ve İli Ovası’nda Uygur Türkleri yaşarken, Altay Dağları’nın güney kesimleri, Tarbagatay ve Künes yaylalarında Kazak Türkleri çoğunlukta olmuştur. Kırgız Türkleri ve Tacikler de Doğu Türkistan’da göçebe hayat süren kavimlerdir. Bölgede Türkler dışında az sayıda Moğol kabilesi de göçebe bir hayat yaşamıştır.

1759 Çin Mançu istilasından sonra bölgeye önce etnik Çinliler olmak üzere Donganlar (Müslüman Çinliler), Mançuların Şibe kolu ve az sayıda başka etnik unsurlar gelmiştir. 1953 senesindeki resmî rakamlara göre Doğu Türkistan’da 3.640.000 Uygur, 504.000 Kazak, 70.000 Kırgız olmak üzere yaklaşık 4 milyonu aşkın Türk asıllı nüfusun yaşadığı bilinmektedir. Aynı dönemde bölgedeki Çinli nüfus ise yaklaşık 300.000 kadardır. Bu rakamların yüzdelik oranlarına göre, o tarihte bölgenin %90’ı Türk asıllı Müslümanlardan oluşurken, sadece %7’lik bölümünü Çinliler oluşturmaktadır.

1980’lere gelindiğinde, Doğu Türkistan’daki etnik Han Çinli nüfusu 8.600.000’e yani neredeyse bölgenin toplam nüfusunun %40’ına ulaşmış, Uygur Türkleri ise resmî Çin rakamlarına göre 11.303.000’e yani nüfusun yaklaşık %55’ine gerilemiştir. Bu iki unsur dışında bölgede bir de sayıları 1.590.000’i bulan Kazak Türkleri yaşamaktadır. Açıklanan bu resmî rakamların gerçeği yansıtmadığı söyleyen Doğu Türkistanlı akademisyenler, bölgedeki Müslüman Türklerin sayısının bu rakamın en az üç katı olduğunu belirtmektedirler.

Urumçi şehri Doğu Türkistan’ın işgalinden sonra bölgenin stratejik öneminden ötürü Çinliler tarafından kurulmuştur, bu sebeple de göçmen nüfusun en fazla olduğu şehirdir. Çinliler Urumçi gibi sonradan inşa edilen ve petrol işletmelerinin yoğun olduğu sanayi şehirlerinde de oldukça kalabalıktır. Bunun haricinde Altay, Tarbagatay ve Çöçek vilayetleri de Çinlilerin en çok bulunduğu şehirlerdir. Ayrıca son yıllarda artan tutuklamalar ve toplama kamplarına alınanlardan dolayı nüfusun seyrekleştiği bölgeye çok sayıda Han Çinli ciddi maddi destekler verilerek yerleştirilmektedir.

Zengin doğal kaynaklara sahip olan Doğu Türkistan’da bugüne kadar 138 farklı çeşitte maden türü tespit edilmiştir. Bölgedeki madenler, tüm Çin’deki maden çeşitliliğinin %78’ini oluşturmaktadır.[1] Doğu Türkistan’da aktif olarak işletilen madenler ise Çin’deki tüm madenlerin %85’ine denk gelmektedir. Bunlar içinde; krom, tuz, demir, taş pamuğu, mangan, bakır, silisyum, kurşun, pırlanta, altın, gümüş, kömür ve uranyum en öne çıkan madenlerdir.[2] Bunların çoğu Çin’in iç bölgelerinde bulunmayan madenler[3] olduğundan, kullanılabilir ham madde hâline dönüştürüldükten sonra Çin’in iç bölgelerindeki fabrikalara taşınmaktadır. Örneğin 2015 senesi verilerine göre, Doğu Türkistan’daki dört büyük petrol havzasından bir yılda çıkartılan toplam 27.880.000 ton ham petrol, Çin’in iç bölgelerine taşınmıştır. 2020 yılı sonuna kadar Çinliler bu miktarı petrolde yıllık 29 milyon tona, doğal gazda ise 36 milyar metreküpe çıkarmayı planlamaktadır.[4] Çin’in yıllık petrol istihsalinin %60’ından fazlası Doğu Türkistan’dan çıkartılmaktadır.[5] Enerji kaynakları açısından çok zengin olan Doğu Türkistan’da jeologların verdiği bilgilere göre toplam 60 milyar ton petrol rezervi bulunmaktadır.[6] Bu petroller ve her yıl 30 milyar metreküp doğal gaz, toplam 7.378 kilometre uzunluğundaki üç büyük boru hattıyla Şangay, Fujian ve Guangzhou bölgelerine taşınmaktadır.[7] Çinliler bu boru hatlarının sayısını beşe yükseltmeyi planlamaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük pamuk üreticisi konumundaki Çin, ürettiği pamuğun %84’ünü Doğu Türkistan’dan sağlamaktadır.[8]

Tarihî Arka Plan

Doğu Türkistan’ın kuzey sınırlarında yer alan Altay Dağları, birçok tarihçi tarafından Türklerin ilk ortaya çıktığı anavatan olarak nitelendirilmektedir. Yazılı kaynaklara göre miladi 4. yüzyıldan itibaren bölgede hüküm süren Hunların, Göktürklerin ve Uygurların kurduğu devletlerin tümü Doğu Türkistan’ı da kapsamaktadır. İlk Türk devletlerinin ortaya çıktığı bu dönem, aynı zamanda Çin saldırılarının yoğunlaştığı tarihleri içermektedir. Çinliler, bölgeden 752 yılında geri çekilmek zorunda kalırken[9] bölgedeki Türklerin İslam’ı kabul etmesinden sonraki süreçte Karahanlı Devleti (842) ve Koçu Uygur Kağanlığı (845) gibi Doğu Türkistan merkezli yerel devletler ortaya çıkmıştır.

Yerel İslam hanlıkları şeklinde yönetilen bölgenin istikrarı 13. yüzyılın başlarından itibaren Moğol saldırıları ile bozulmuş ve Doğu Türkistan, Cengiz’in oğlu Çağatay’ın hükümranlığına girmiştir. Çağatay Hanlığı zayıflayınca Timur İmparatorluğu kurulmuş ve çok geçmeden Türkistan yerel yöneticileri arasında yeni bölünmeler yaşanmıştır. Böylece Doğu Türkistan coğrafyası, 1347-1696 yılları arasında, biri diğerine üstünlük sağlamaya çalışan Cungar Hanlığı, Doğu Çağatay Hanlığı ve Yarkent Hanlığı[10] arasında bölünmüştür. [11]

1696 senesinden sonra ise Hocalar Dönemi diye adlandırılan dönem başlamıştır. Bu döneme rengini veren temel sorun, Aktağlık ve Karatağlık adındaki iki tarikat sülkü arasında cereyan eden iktidarı kontrol etme mücadelesidir. Moğol ve Çin’in de dâhil olduğu bu iç iktidar çekişmesi dönemi, Çin Mançularının istilasıyla 1759’da son bulmuştur. Başka bir ifade ile siyasi kargaşa ile dolu Hocalar Dönemi, güvenlik zaafı oluşturmuş ve gelecek yılların “Çin istilası için hazırlık devrini” başlatmıştır.[12]

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını ortadan kaldıran ve Hocaların kukla yönetimini yıkan Çinlilere karşı bölge halkının isyanı 1764 senesine kadar sürmüştür. 10 yıl devam eden direniş boyunca 500.000’den fazla Doğu Türkistanlının öldüğü kaydedilmektedir.[13] Sonraki dönemde; Büyük Hocalar İsyanı (1757-1759), Uçturfan İğde İsyanı (1765), Ziyauddin Hoca İsyanı (1847), Veli Han Töre İsyanı (1857), Kuça İsyanı (1862)[14] gibi çok sayıda bağımsızlık girişimi olmuştur.

Kuça’daki bu son ayaklanmadan sonra Çinliler, birkaç küçük bölge hariç Doğu Türkistan’ın tümünden atılmıştır. Kısa süre içinde şehir devletlerini idaresi altına almayı başaran Yakup Beg, Doğu Türkistan’da Kaşgar Emirliği’ni kurmuştur. Yakup Beg, Kaşgar hâkimi olduktan sonra, 1870’ten itibaren, Rusya ve İngiliz-Hint İmparatorluğu gibi iki büyük güçle doğrudan komşu hâline gelmiştir.[15] Kaşgar Devleti bu süreçte İngilizlerle çatışmaktan kaçınan bir siyaset izlerken[16] tüm Orta Asya ve Türkistan coğrafyasında yayılmaya başlayan Rus Devleti ile ilişkiler aynı şekilde olmamıştır. Rusya’nın güneye inmesi ve tüm Türkistan coğrafyasını tehdit etmeye başlaması üzerine, Kaşgar Devleti Osmanlı’dan yardım istemiştir. Bu talep Osmanlı tarafından kabul edilmiş ve istenen silah ve askerî personel yardımı bölgeye gönderilmiştir.[17] Osmanlı böylece hem Rusya’yı dengeleyerek Asya siyasetinde daha etkili bir duruma gelmeyi hem de Çin’in kendisine doğrudan karşılık verecek vaziyette olmayışını fırsata dönüştürmek istemiştir.[18]

Siyasi kargaşa ile dolu Hocalar Dönemi, güvenlik zaafı oluşturmuş ve âdeta gelecek yılların “Çin istilası için hazırlık devrini” başlatmıştır.

Osmanlı Sultanı Abdülaziz, 16 Haziran 1873 tarihinde Yakup Beg’in biat talebini kabul etmiş ve kendisine “emir” unvanı vererek Kaşgar’da Halife adına hutbe okutmasına ve para bastırmasına izin vermiştir. Osmanlı, bu sembolik siyasi adımların yanı sıra Kaşgar Emiri’ne altı adet savaş topu, 1.200 tüfek, mühimmat ve birkaç barut imal ustası ile Kaşgar ordusunun eğitimi için dört subay göndermiştir.[19] Osmanlı Devleti’nin gönderdiği bu yardımlar memnuniyet yaratmakla kalmamış, Rus işgali altındaki diğer Müslüman Türk devletleri için de işgalden kurtluma arzusunu ve umudunu güçlendirmiştir.[20]

Ancak 1877 yılında Yakup Beg’in ölümü, bölgeye yönelik Çin ihtiraslarını yeniden canlandırmıştır. Bölgede Osmanlı’ya bağlı bir devletin varlığı, ne Rusya ne de Çin’in işine geldiğinden bu iki güç 1875’ten itibaren ittifak içinde olmuştur.[21] Nihayetinde Yakup Beg’in ani ölümü ardından başlayan iç iktidar hesaplaşmasını fırsata çeviren Çin, 80.000 kişilik bir güçle Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir.[22] Çin istilası ardından Yakup Beg’e çalışmış olan kim varsa tutuklanıp hapse atılmış, çoğu da öldürülmüştür.

Kaşgar’daki genel durumla ilgili raporların Osmanlı’ya ulaşması[23] üzerine, Binbaşı İsmail Hakkı Bey ve Yüzbaşı Ali Kazım İbrahim Efendi komutasındaki birlikler destek için bölgeye gönderilmiştir. Ancak Osmanlı subayları Çin-Rus ittifakına karşı bir süre Kaşgar’a bağlı Yeni Şehir’i savunsalar da cephane ve yiyecekleri kalmadığından bölgeyi terk ederek Hindistan üzerinden İstanbul’a geri dönmüştür.

Çinlilerin Doğu Türkistan’ı işgal için ikinci hamlesi 1884 senesinde gelmiş ve bölge Çin’e bağlı bir eyalete dönüştürülerek, ismi bugün de kullanılan Sincan (Xinjiang) eyaleti olarak değiştirilmiştir. Çeyrek asır süren baskı ve intikam politikaları ardından Çin merkezî otoritesinin zayıflamaya başladığı 1911 senesinden sonra, bölgede yeni hareketlenmeler yaşanmıştır. Bu girişimlerin önemli bir bölümü kanlı biçimde bastırılmış olsa da ardı arkası kesilmeyen olaylar hiç dinmeden 1933’e kadar sürmüştür. Nihayetinde, Kumul’un dağlık bölgelerinde başlayan bağımsızlık hareketi, 12 Kasım 1933 tarihinde Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu cumhuriyet, hiçbir yabancı ülkenin desteğini almadan, tamamen Doğu Türkistan halkının kendi imkânları ve millî iradesi ile kurulmuştur.[24] Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti 30 maddeli bir anayasa ilan etmiş ve bugün de kullanılan ay yıldızlı gök bayrağı cumhuriyetin bayrağı olarak belirlemiştir. Hoca Niyaz Hacı da bağımsız devletin cumhurbaşkanı olmuştur.

Yeni Doğu Türkistan devletinin kurulması; iki düşmanı bir kere daha birbirine yaklaştırmış ve Çin ve Sovyetler Birliği arasında bu yeni devlete karşı iş birliği başlamıştır. Doğu Türkistan’ın bağımsız olmasının Rus işgali altındaki diğer Türk yurtları için tehlike arz edeceğini düşünen Sovyetler Birliği, askerî ve istihbari açıdan Çin’e destek verip Doğu Türkistan millî kuvvetlerinin bastırılmasında etkili olmuştur.

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını ortadan kaldıran ve Hocaların kukla yönetimini yıkan Çinlilere karşı bölge halkının isyanı 1764 senesine kadar sürmüştür. 10 yıl devam eden direniş boyunca 500.000’den fazla Doğu Türkistanlının öldüğü kaydedilmektedir.

Devletin yıkılmasında ne yazık ki Müslüman Çinli Donganların da rolü olmuştur. Doğu Türkistan işgal edildikten sonra göçmen Çinlilerle birlikte Doğu Türkistan’a gelmeye başlayan Donganlar, Müslüman oldukları için fazla dikkat çekmemiş ve tepki görmemiştir. Ancak Donganların bölgenin bağımsızlık çabalarında ve diğer siyasi olaylarda sürekli Çin tarafında yer almaları ve kültürel anlamda tamamen Çin kültürüne mensup olmaları, Doğu Türkistan Devleti için olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Ne var ki bölgede yaşanan katliamlarda payı olan bu Müslüman Çinliler de bir süre sonra Ruslar tarafından katledilmiştir.

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasından 11 sene sonra, bölgedeki Çin milisleri Çin merkezî hâkimiyetini elinde tutan Guo Mindang (GMD) hükümetine bağlanmıştır. Milliyetçi Çin yönetiminin bölgede artan baskıları üzerine Doğu Türkistan’ın Gulca şehrinde Ali Han Töre liderliğinde başlayan ayaklanma, Kazak kabilelerin de katılmasıyla Kasım 1944’te bu kez Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu getirmiştir. Böylece bölgede yeni bir bağımsızlık dönemi başlamıştır.

Aynı sıralarda Çin’in diğer bölgelerinde ÇKP ile milliyetçiler arasında yaşanan iç savaşta, Sovyetler Birliği’nin desteğini alan Komünistler güçlerini artırmıştır. Bu kargaşa döneminde, 13 Haziran 1946 tarihinde, Ali Han Töre gözaltına alınıp kaçırılmış ve hemen ardından başlayan sindirme operasyonlarında binlerce kişi tutuklanıp hapse atılmış ya da idam edilmiştir.[25]

1949 yılında Komünist güçlerin tüm Çin’de yönetimi ele geçirdiği sıralarda, Doğu Türkistan’da da Ahmet Can Kasımi isimli yerel bir yönetici Rusların desteğiyle göreve getirilmiştir. Hiçbir pazarlık şansı olmayan Kasımi, ÇKP ile masaya oturarak Doğu Türkistan Cumhuriyeti hükümetinin feshedildiğini, kendisinin de Sincan Eyalet Başkan Yardımcısı olduğunu ilan eden bir anlaşma imzalamıştır. Çok geçmeden de -aynı yıl- Pekin’e giderken şüpheli bir uçak kazasında hayatını kaybetmiştir.

13 Ekim 1949’da ÇKP kuvvetleri Urumçi’ye ulaştıktan sonra, yerel Türk kuvvetleri dağıtılmıştır. ÇKP, kendisine itaat etmeyen komuta kademesini ve Türk asıllı askerleri de 1955 senesine kadar tasfiye etmiş; bağımsızlık yanlısı milliyetçiler, aydınlar, din adamları ve bölgenin ileri gelen eşrafını da ya tutuklamış ya da idam ederek ortadan kaldırmıştır.

1955’te Doğu Türkistan’a özerklik statüsü verilerek bölgenin adı Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak değiştirilmiştir. Bu tarihten itibaren Doğu Türkistan’ın 1.000 yıllık Türk İslam geleneğini devam ettiren tüm medreseler kapatılmaya ve geçmişe ait tüm izler silinmeye başlanmıştır.

Komünist Çin İşgali ve Kolonizasyon

1949 yılında ÇKP’ye bağlı ordunun Doğu Türkistan’a girmesiyle bölgede bugüne değin süren yeni bir tarihî süreç başlamıştır. Orta Asya ülkeleri olarak isimlendirilen Batı Türkistan coğrafyasının da Sovyetler Birliği işgalinde olması nedeniyle Doğu Türkistan’ın tüm dünya ile bağlantısı kopmuş ve bölge âdeta kapalı bir kutu hâline gelmiştir. Çinliler bir taraftan çok yoğun Komünizm propagandası yaparken diğer taraftan toprak reformu, üretimi kamulaştırma, sosyalist paylaşım adı altında toplumsal dönüşüm politikalarını hızlı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Bu politikalar çerçevesinde ilk olarak toplumun önde gelen eşraf aileleri yok edilmiş, halkın elindeki üretim araçlarına el konulmuş ve insanlar topraksızlaştırılarak zorunlu çalışma kamplarına alınmıştır.

Doğu Türkistan halkının Müslüman olması hasebiyle bölgede kendi ideolojisini yaymada zorlanan ÇKP yönetimi, bu sebeple İslami eğitimin temel kurumları durumundaki medreseleri kapatarak halka liderlik yapabilecek din adamlarını ve aydınları halk düşmanı(!) ilan edip ortadan kaldırmıştır. Bu radikal değişim ve baskılar nedeniyle 1950-1952 yılları arasında Doğu Türkistan’da on binlerin katıldığı ayaklanmalar olduysa da bunların hepsi ÇKP askerleri tarafından şiddetle bastırılmıştır.

1955 senesine gelindiğinde, sosyalist devlet anlayışı ve azınlık ulusların haklarının korunması vaadiyle Doğu Türkistan’a “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” adı verilmiş ancak bu durum bölgede pek bir şeyi değiştirmemiş; yerel hükümet temsilcileri ve yöneticiler yine bizzat ÇKP tarafından atanmaya devam etmiştir. Ayrıca bu görevlere getirilenlerin tümü Çinli olmak mecburiyetinde olduğundan bölge idari açıdan “özerk” olsa da Uygur kimliği tamamen reddedilerek tüm kararlar Komünist Parti başkanlığınca alınmıştır.

1950’li yıllarda Çin’in bir diğer uygulaması, bölgenin demografisini değiştirmek üzere giriştiği iskan siyasetidir. Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na bağlı bazı birlikler bölgeye konuşlandırılmış ve çok sayıda Çinli sivil Doğu Türkistan’a yerleştirilmiştir. Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na bağlı birinci ve yirmi dördüncü kolorduların toplam 175.000 askeri de Doğu Türkistan’a getirilmiştir. Bingtuan (Sincan Üretim ve İnşa Kuvvetleri) adı verilen bu birlikler sadece askerî amaçla değil, bölgedeki tarımsal üretimi kontrol için de gönderildiklerinden en verimli toprakların kullanım hakları onlara bırakılmıştır.[26] Bu askerî birlikler bir yandan bölgenin verimli topraklarında tarımsal üretim yaparken bir yandan da petrol ve diğer doğal zenginliklerin çıkartılmasında özel imtiyaz sahibi olmuştur. 1966’da 1.480.000’e ulaşan Bingtuan nüfusu, 2010 yılında 2.600.000’i aşmıştır.[27] Bölgedeki en verimli yerler olan Cungar ve Tarım Derya havzalarındaki sulak alanlara yerleştirilen bu birlikler, büyük ölçüde tarımsal ürünlerin ve gıda ham maddelerinin üretimini ellerinde tutmaktadır.

1966 senesi, Çin’de Mao Zedong liderliğindeki Kültür Devrimi’nin başladığı milat olmuştur. Devrimin hem ülke çapındaki tüm halklar açısından hem de Doğu Türkistan halkı açısından çok yıkıcı sonuçları olmuştur.

1960’lı yıllardan itibaren Çin ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan çeşitli anlaşmazlıklar sırasında iki ülkenin sınır bölgelerini oluşturan Doğu Türkistan’da da gerginlik artmıştır. Bu süreçte İli ve Tarbagatay bölgelerinde yerel halktan yaklaşık 500.000 kişi Çinlileştirme politikasına karşı günümüzdeki Kazakistan topraklarını kapsayan Sovyet bölgelerine göç etmiştir.[28] Böylece Çin, hem istemediği Türklerin önemli bir bölümünden kurtulmuş hem de Sovyet casusu olmakla suçladığı nüfusu dağıtmıştır.

1966 senesi, Çin’de Mao Zedong liderliğindeki Kültür Devrimi’nin başladığı milat olmuştur. Devrimin hem ülke çapındaki tüm halklar açısından hem de Doğu Türkistan halkı açısından çok yıkıcı sonuçları olmuştur. Mao’nun devrimci dayatmalarının en temel hedefleri, toplumu geleneksel değerlerinden ve bağlarından koparmak, dinî inançlarından vaz geçirmek, yeni tip bir birey yaratmak ve Doğu Türkistan özelinde de tüm Uygurları zorla Çinlileştirmek şeklinde sıralanmıştır. Doğu Türkistan’ın gasp edilmiş hakları bu devrimle iyice bastırılırken, Türk İslam kültürüne ait her şey gericilik ve yobazlık adı altında düşman ilan edilmiş ve bu süreçte yüzlerce aydın ve âlim katledilmiştir. Bu baskılara karşı, 1967 yılında Urumçi’de Doğu Türkistan Halk İnkılabı Partisi kurulmuş ve mücadeleye girişmiş olsa da fazla uzun ömürlü olamamış ve parti lideri Tohti Kurban 1969’da tutuklanıp idam edilmiştir.

1976 yılında Mao’nun ölümü ardından ÇKP, ılımlı ve radikal kanatlar arasında ikiye ayrılınca, bu iç çekişme 1978 yılında açılımcı kanadın temsilci Deng Xiaoping’in ipleri eline almasıyla sonuçlanmış ve ülkede yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Reformlar çerçevesinde, Çin sınırları ticarete açılıp Batı ülkeleri ve özellikle de ABD ile yakın ilişki kurma girişimleri artarken, ülkede “devlet kapitalizmi” hız kazanmıştır. Bu politikaların Doğu Türkistan’a bazı olumlu yansımaları olmuş ve en azından hac ibadeti ve yurt dışı seyahati, komşu ülkelerle ticaret, Çin’in iç kesiminde ve yurt dışında eğitim alma, camilerin açılması ve yenilerinin inşası gibi alanlardaki baskılar gevşetilmiştir.

Bu tür küçük adımlar atılsa da bölgede temel sorun alanlarında yaşanan sıkıntılar sürmüştür. Zira yeni dönemin kâr marjı yüksek sektörlerinden maden işletmesi, petrol ve ham madde üretimi, sanayi işletmeleri, inşaat sektörü, ulaşım, haberleşme ve yabancı firmalarla ortak iş yapma gibi alanlarda Uygur Türkleri bariz bir ayrımcılığa maruz bırakılmıştır. Han Çinlilere yönelik uygulanan iskan politikası yüzünden bölgedeki ayrımcılık ve kutuplaşma giderek tırmanmıştır. Han Çinli nüfusun hızla artması, tarım alanlarında ve yaylalarda ciddi hak ihlalleri yaşanmasına sebep olmuştur. Yerel yönetim ve hükümet temsilciliklerinde de Uygur Türkleri ancak düşük ve sembolik kadrolarda istihdam edilmiştir.

Böylece Çin yönetimi her ne kadar kültürel bütünleşme ve ulusların dayanışması propagandası yapıyor olsa da sosyal eşitsizlik ve siyasi baskılar 1990’lardan itibaren bölgenin yerlisi Uygurlarla Han Çinliler arasındaki etnik çatışmaları tetiklemiştir. Soğuk Savaş’ın sona erdiği bu süreçte birçok eski Komünist ülkede demokrasi talepleri yükselirken, Çin’deki benzer talepler rejimin sert tepkisiyle bastırılmıştır. Çok geçmeden de Doğu Türkistan’da siyasi haklar ve dinî ibadetlere ilişkin yasaklar yeniden genişletilmiştir.

Doğu Türkistan’da Han Çinlilere yönelik uygulanan iskan politikası yüzünden bölgedeki ayrımcılık ve kutuplaşma giderek tırmanmıştır.

Sovyetlerin parçalanmasından sonra Orta Asya’da başlayan bağımsızlık dalgası, Doğu Türkistan’daki Türklerin bağımsızlık isteklerini de yeniden harekete geçirmiştir. Aslında başarısız bir Komünizm uygulayan sadece Sovyetler Birliği değildir, Çin içinde de tam demokrasi talepleri çoktan başlamıştır. Ülkedeki bu kalkışmaları kanlı biçimde bastıran ÇKP, Orta Asya’daki uyanışa en yakın kriz noktası olarak gördüğü Doğu Türkistan’daki en küçük bir hareketlenmenin dahi olayları kontrolden çıkarabileceğini değerlendirip bölgeye daha fazla askerî birlik göndererek baskıları yoğunlaştırmıştır.

Bu süreçte -1996 senesinde- Çin’in öncülüğünde kurulan Şangay İşbirliği Örgütü, aslında Doğu Türkistan’ı da içine alan Orta Asya bölgesindeki gelişmelerden duyulan kaygı üzerine tesis edilmiş bir yapıdır. Tam bağımsızlık talebindeki yeni Orta Asya cumhuriyetlerini kontrol altında tutmayı amaçlayan bu taktik, “radikal akımlarla mücadele” adı altında bölgesel uyanışa karşı bir ön alma çabasından başka bir şey değildir. Bununla birlikte 1990-2000 yılları arasında çok sayıda şiddet olayının meydana geldiği bölgede, gerilimin dozu giderek artmıştır. Örneğin; dinî ibadetlerin serbest bırakılması ve doğum kontrol yasasının iptali için 1997 senesinde Gulca’da yapılan protestolara şiddetle müdahale edilmiş ve bu süreçte çok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen el-Kaide saldırıları, dünyanın öbür ucundaki Çin yönetimi tarafından Doğu Türkistan’daki tüm muhalif düşünce ve hareketleri sindirmek için fırsata dönüştürülmüştür. Bu süreçle birlikte bütün aykırı hareket ve düşünceler, kolayca “terör” yaftası vurularak tasfiye edilmeye başlanmıştır. ABD ve Batılı ülkelerin gündemi terörle meşgulken, ÇKP yönetimi de terör söylemine sarılarak, onlarca yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’daki gerilimi, sanki 1990’larda ortaya çıkmış bir terör sorunu gibi lanse etmeye girişmiştir. Çin’in bu yaklaşımı, kendileri de İslam’a ilişkin ön yargılı her türlü tezi kabul etmeye yatkın Batı ülkeleri ve ABD tarafından kolaylıkla kabul edilmiştir.

Bu dönemde ayrımcı politikalarını bir kademe daha ilerleten ÇKP, 2005 yılından itibaren üniversitelerde, 2007’den sonra ise ilkokullarda Türkçeyi eğitim dili olmaktan çıkartmıştır.[29] 2000 senesinden itibaren yüksek puanla mezun olan ortaokul öğrencileri Çin’in iç bölgelerindeki liselere götürülüp askerî disiplin içinde ve ana dillerinden mahrum olarak yetiştirilmeye başlanmıştır. 2006 senesine kadar Doğu Türkistan’dan Çin’e götürülen toplam öğrenci sayısı 10.000’i bulmuştur.[30]

2008 senesinde Pekin’de düzenlenen olimpiyatların güvenliği bahanesiyle bütün köy ve mahalleler dâhil olmak üzere Doğu Türkistan’ın güneyindeki kontrol noktaları arttırılmıştır. İnsanların seyahat özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlanırken, keyfî tutuklamaların sayısında da önemli bir artış yaşanmıştır. Bu uygulamalar, güvenliği sağlamak şöyle dursun, bölgeyi daha da kırılgan bir hâle dönüştürmüş ve şiddet olayları yaşanmaya devam etmiştir.

5 Temmuz Katliamı

Yukarıda işaret edildiği üzere, 2000’li yılların başından itibaren Doğu Türkistan’daki baskılarını artıran Çin yönetimi, 2005 senesinden sonra Doğu Türkistan’ın köylerinden genç kızları Çin’in farklı bölgelerinde bulunan fabrikalara işçi olarak götürme uygulamasını başlatmıştır. Sadece 2006 senesinde Yopurga nahiyesinden yaklaşık 2.500 Uygur kızının Çin’in Shandong eyaletine götürüldüğü kaydedilmektedir.[31] İlk başlarda bazı aileler kızlarını göndermeye ekonomik gerekçelerle ikna(!) edilmişse de çoğu aile bu teklifi kabul etmemiş, bunun üzerine Çin’e götürülecek kızların yaş sınırlaması ve kontenjan konusunda her köy ve kasaba için zorunlu kotalar konulmuştur. Yerel yöneticiler, ÇKP’nin bölge başkanlıklarına karşı bu kontenjanları doldurmak ve belirlenen süre içinde kızları teslim etmekle yükümlü tutulmuştur; ancak sadece genç kızların götürülmesi çok fazla tepki çekince, genç erkekler için de aynı uygulama başlatılmıştır. Gerekçe ise; fazla iş gücünü değerlendirmek, fakir aileleri zenginleştirmek olarak ifade edilmiştir. Ancak götürülen kızlardan ailelerine dönmek isteyenlere izin verilmemesi, kızların çalıştırıldıkları fabrikalarda hapis hayatı yaşaması, maaşlarının ödenmemesi, taciz ve tecavüz olayları gibi vakaların duyulmaya başlanmasıyla uygulamaya yönelik tepkiler yeniden artmıştır.

5 Temmuz 2009 tarihinde Urumçi’de meydana gelen olaylar bu gerilimin zirve noktasıdır. Söz konusu sürecin fitilini ateşleyen hadiseler 26 Haziran’da Guangdong eyaletine bağlı Shaoguan nahiyesindeki bir oyuncak fabrikasında, Han Çinli işçilerin Uygur işçilere saldırması üzerine başlamıştır. Olayların fabrika dışına taşması ve ırkçı Çinlilerin de çatışmalara müdahil olmasıyla çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir.[32] Bu gelişmelerden sonra hükümetin yine Uygurları suçlayan yaklaşımı ve Çinlilerin sosyal medya platformlarındaki ırkçı tavırları, Doğu Türkistanlılar için bardağı taşıran son damla olmuştur. Aradan birkaç gün geçmesine rağmen fabrikadaki olayın faillerinin yakalanmaması üzerine, Urumçi şehrinde çoğu üniversite öğrencisi olan bir grup, sosyal medyada örgütlenerek, Shaoguan’da öldürülenlerin haklarının korunması, insanların zorla Çin’e götürülmemesi, artan baskı ve ayrımcılık politikalarından vaz geçilmesi talepleriyle sokaklara dökülmüştür.

Protestoların büyümesi üzerine Çin polisinin sert müdahaleleri başlamış ve olaylar bir anda çatışmaya dönüşmüştür. Havanın kararmasıyla polis özel kuvvetleri protestocuları gördükleri her sokakta sıkıştırıp infaz etmiştir. O tarihten itibaren Doğu Türkistan’da altı ay boyunca internet erişimi kapatılmış, kitlesel tutuklamalar başlamış ve 7 Temmuz’dan sonra Urumçi’de yaşayan sivil kıyafetli Çinli milisler, intikam için âdeta Müslüman Türk avına çıkmıştır. Çin polisi Han Çinlilere hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi, polisin milislere kesici aletler ve sopalar dağıttığını gösteren bazı video kayıtları da ortaya çıkmıştır.[33]

Çin resmî haber ajansına göre, çıkan çatışmada 137’si Han Çinli, 46’sı Uygur Türkü, 1’i Hui olmak üzere 184 kişi hayatını kaybetmiş,[34] 1.680 kişi yaralanmış, 1.434 kişi de tutuklanmıştır.[35] Ancak Dünya Uygur Kongresi’nin yaptığı açıklamada, Urumçi’de en az 1.000 Uygur Türkü’nün öldürüldüğü, hatta bu rakamın 3.000’i bulabileceği belirtilmiştir.[36]

Çin yönetimi, 2005 senesinden sonra Doğu Türkistan’ın köylerinden genç kızları Çin’in farklı bölgelerinde bulunan fabrikalara işçi olarak götürme uygulamasını başlatmıştır.

Uluslararası arenada, olaylar sırasında zarar gören Çinlilere ait fotoğrafları yayarak 5 Temmuz’da yaşananları bir terör saldırısı gibi göstermeye çalışan ÇKP, aynı zamanda tutuklama ve sürgün politikalarını da en sert biçimde uygulamaya koymuş ve bu konuda daha rahat hareket edebilmek için de yeni bir Terörle Mücadele Yasası ilan etmiştir.[37] Böylelikle Doğu Türkistan’daki her olay terörle irtibatlandırılarak cezalandırılabilir, olaylara müdahale sırasında polisler serbestçe ateş edebilir, gece baskınlarıyla tutuklama yapabilir, mahkeme kararı olmadan hapsedebilir hâle gelmiştir. Doğu Türkistanlılar bu yasayla bir yandan açık hedef yapılırken bir yandan da topyekûn terörist muamelesi görmeye başlamıştır. 2018 senesinde yayımlayan bir raporda, bu olaylardan sonra Doğu Türkistan genelinde 2.805.000 kişinin göç ettirildiği belirtilmiştir.[38]

Olaydan sonraki beş ay içinde Uygur Türkçesinde yayın yapan web sitelerinin %80’i kapatılmıştır. Çin genelindeki televizyon ve medya kuruluşları da sürekli olarak Doğu Türkistanlıların “ayrılıkçı”, “terörist” ve “radikal düşünceye sahip insanlar” olduğu propagandasını yapmıştır. 2010 senesi Mayıs ayında Pekin’de Sincan Çalışma Forumu düzenlenmiş ve Doğu Türkistan’daki meselelerin temelinde ekonomik geri kalmışlığın yattığı, ekonominin kalkınması hâlinde her şeyin çözüleceği, ortada hiçbir etnik mesele ya da politik hata olmadığı savunulmuş ve Kaşgar ve Korgas, ekonomik serbest bölge ilan edilmiştir. Bu kararın ardından bölgeye “işçi” adı altında çok sayıda Çinli göçmen getirilirken, bölgenin yerlisi Uygurlar ise başka bölgelere “işçi” olarak götürülmüştür.

Bölgede bir yandan bütün bu ekonomik görünümlü baskı ve ayrımcılık politikaları sürerken bir yandan da İslami birçok uygulama, güvenlik gerekçesiyle suç sayılmaya başlanmıştır. Erkeklerin sakallı veya kadınların örtülü olması insanların suçlanması için yeterli hâle gelmiş, keyfî tutuklamalar artmıştır. Bölgede tansiyonun yükselmesi, karşı şiddeti besleyince Çin karakollarına ve hükümet binalarına yönelik saldırılar düzenlenmiştir. Özellikle 2013-2015 arasında Çin güvenlik güçlerini hedef alan bazı saldırılar meydana gelmiştir. Bu olayların bir kısmı Çin güvenlik güçlerinin kasti provokasyonlarının bir sonucu olarak yaşanmıştır. Örneğin, 27 Temmuz 2014’te Yarkent’e bağlı İlişku’daki bir köyde, kadınların ibadet ettiği bir eve baskın yapan Çin polisi birçok kişiyi katletmiştir. Eşleri öldürülen erkekler, suçluların cezalandırılmasını isteyerek protesto yürüyüşü yapınca, bu kez yine kalabalığın üzerine ateş açılmıştır. Bölgede bu olaydan sonra başlayan ve günlerce devam eden çatışmalarda, birkaç köy haritadan silinmiş ve en az 2.000 kişi öldürülmüştür.[39]

İnsani Durum ve İhlaller

Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin çoğu çiftçilik yaparak, şehir ahalisinin çoğu da esnaflık ve küçük işletmelerle hayatlarını sürdürmektedir. Göçebe olarak yaşayan ve Çinliler tarafından yerleşik hayata zorlanan Kazak ve Kırgız Türkleri ise hayvancılıkla geçimlerini sağlamaktadır. Bölgede Müslümanlara ait büyük sanayi yatırımları veya şirketler bulunmamaktadır.

Nüfus yoğunluğuna nazaran ekilebilir arazi açısından çok zengin olmayan Kaşgar ve Hoten’de mevcut ekilebilir arazilerin çoğu da Çin ordusuna ait Bingtuan tarafından kontrol edilmekte ve Müslüman köylülere ancak karınlarını doyurabilecekleri kadar ekim yapmaları için izin verilmektedir. Doğu Türkistan’ın farklı bölgelerinden insanlar, tarım arazilerinin biraz daha fazla olduğu Aksu, Kuça, Karaşehir ve Cungarya havzalarına mevsimlik işçi olarak gitmektedir.

Kazak ve Kırgız Türklerinin sahip olduğu yaylalar da Çinliler tarafından alınarak tarlalara dönüştürüldüğünden, insanların önemli bir bölümü, ya Çinlilerin yanında asgari ücretle çalışmakta ya da işsiz kalmaktadır. Kuruyemiş, özellikle üzüm üretiminde ön planda olan Turfan Havzası’ndaki üretimin kontrolü de yine Çinli tüccarların elindedir.

ÇKP resmî rakamlarına göre Doğu Türkistan’ın yıllık geliri 1955 yılında Çin parasıyla 230 milyon RMB iken, 2014’te 920 milyar RMB’ye yükselmiştir.[40] 2018 rakamlarına göre Doğu Türkistan’da yaşayan insanların kişi başı geliri, kırsal kesimde yaklaşık 11.975 RMB (yaklaşık 1.700 dolar) ortalamaya sahiptir, şehirde yaşayanlar için bu rakam 32.764 RMB (yaklaşık 4.700 dolar) olarak kaydedilmiştir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken asıl husus, Doğu Türkistan’da şehirde yaşayanların büyük bölümünün Çinliler olduğu gerçeğidir; yani kişi başı gelirin yüksek olduğu kesim, büyük oranda bu Çinli nüfustur, kırsal kesimin büyük bölümünü ise Uygur Türkleri oluşturmaktadır.[41] Özellikle Uygurların yaşadığı Hoten, Kaşgar ve Kızılsu vilayetlerinin köylerindeki yoksulluk çok belirgin bir düzeydedir. Aynı yıl tamamen Çinlilerden oluşan Jiangsu eyaletindeki kişi başı ortalama gelirin yaklaşık 115.000 RMB (16.428 dolar)[42] olduğu düşünüldüğünde, Uygurların sosyoekonomik anlamda ayrımcılığa maruz kaldığı açıkça anlaşılmaktadır.

Doğu Türkistan doğal kaynaklar açısından Çin sınırları içerisindeki en zengin bölge olmasına rağmen toplumsal gelişmişlik ve refah bakımından eyalet statüsündeki 31 bölge içinde 21. sırada yer almaktadır.[43] Toplama kampları kurulduktan sonra köylerdeki genç erkeklerin önemli bir bölümü götürüldüğü için de birçok yerde tarlalardaki mahsullerin toplanması dahi problem olmuş ve görece fakirlik daha da artmıştır.

Uygur ailelerin ama özellikle erkekleri sözde “eğitim kamplarına” gönderilen ailelerin yanına Çinli bireyler yerleştirilmekte ve Çin-Uygur tanışması adı altında insanların mahremiyetleri ihlal edilmektedir.

Bölgedeki durum eğitim imkânları yönünden de çok farklı değildir. Doğu Türkistan Çin’in diğer eyaletlerine göre bu konuda da oldukça dezavantajlı görünmektedir. Bölgede, Çin’in geri kalanında olduğu gibi, dokuz yıllık zorunlu eğitim sistemi uygulanmaktadır. Okullar eğitim faaliyetlerini bölge insanının inancına tamamen yabancı bir şekilde ateist ve Komünist ideoloji ile yürütmektedir.

Zorunlu eğitimini tamamlayan öğrenciler, üç yıllık lise eğitiminden sonra kazanırlarsa üniversite de okuyabilmektedir. Doğu Türkistan’da 46 üniversite bulunmaktadır ve tercih listesinde Çinli ve Çinli olmayan ayrımı olduğundan, Uygurların istedikleri her bölümde eğitim almaları mümkün değildir. Eğitim imkânları yönünden Han Çinlilere Uygurlar dâhil diğer tüm azınlık grupları arasında bariz bir ayrımcılık yapılmaktadır.[44]

Bölgedeki yerel yöneticilerin aşırıcı gruplarla mücadele adı altına sıradan dindar insanların yaşayışlarına müdahaleleri ve inançlarına ilişkin baskıları, Uygurların en önemli şikâyetleri arasındadır. Çin yönetiminin Doğu Türkistan’daki bu tür uygulamalarından bazıları şöyle sıralanabilir: ibadethanelerin kullanımının sınırlandırılması, İslam’a uygun kıyafetler giyilmesinin yasaklanması, dinî yükümlülüklerin yerine getirilmesinin kısıtlanması, dinî eğitime yönelik engellemeler, İslam’ın bazı kurallarının aşağılanması, kültürel birtakım hakların engellenmesi vb.

Uygurların yaşadığı en büyük sorunlarından biri de hukuksuz tutuklamalar ve gözaltına alınanlara yönelik aşırı uygulamalardır. Ailelere gözaltına alınan yakınlarıyla ilgili genellikle açıklama yapılmamakta, hangi suçtan tutuklandıkları, nerede tutuldukları yahut ne kadar süre tutulacaklarıyla ilgili bilgi verilmemektedir. Özellikle gözaltına alınan erkek aile bireylerinin akıbetleriyle ilgili resmî makamlarca aileye bilgi verilmediğini söyleyen pek çok Uygur, yakınlarının nerede ve hangi gerekçeyle tutulduğunu öğrenememektedir.

Bölgeden dışarı çıkabilenlerin aktardığı en önemli hak ihlallerinde biri de “ikiz akraba/aile olmak” uygulamasıdır. Buna göre, belirlenmiş Uygur ailelerin ama özellikle erkekleri sözde “eğitim kamplarına” gönderilen ailelerin yanına Çinli bireyler yerleştirilmekte ve Çin-Uygur tanışması adı altında insanların mahremiyetleri ihlal edilmektedir. Buna benzer bir diğer uygulama da ailelerin yanına devlet memurlarının yerleştirilmesidir ki, bu da çok ciddi  istismarlara yol açabilmektedir.

Yurt dışında akrabaları olanlara şüpheyle bakılması da en sık dile getirilen şikâyetlerden biridir. Kişi, özellikle bir İslam ülkesinde yaşıyor veya okuyor ise, hem kendisi hem de Doğu Türkistan’daki akrabaları âdeta potansiyel suçlu muamelesi görmekte ve fişlenmektedir. Yurt dışında çalışanların akrabalarına para göndermesi ya da yurt dışında okuyan öğrencilerin aileleri ile iletişim kurma isteği gibi makul talepler dikkate alınmamaktadır. Benzer şekilde Uygurların yurt dışına seyahatleri ve yurt dışındakilerin memleketlerine dönüşleri ve akraba ziyaretleri konusunda da ciddi kısıtlamalar uygulanmaktadır.

Çin yönetiminin Uygurlara yönelik diğer ihlallerinden bazıları ise; ekonomik konulardaki baskılar, gerekçesiz vergiler, mülke zorla el koyma, Uygur kızların uzak bölgelere zorunlu işçi olarak gönderilmesi vb.dir. Ayrıca bölgedeki yer altı zenginliklerinin bölge halkının istifade edeceği şekilde, yine bölgesel yatırımlara yönlendirilmesi de en büyük beklentilerden biridir.

Toplama Kampları

Her türlü dinî ibadetin kısıtlandığı Doğu Türkistan’ın dört bir yanında, 2013 yılından itibaren gizli kapaklı ellerce yoğun bir DAEŞ terör örgütü propagandası başlatılmıştır. Bu dönemde ilginç bir şekilde binlerce Doğu Türkistanlı, normal şartlarda kuş bile uçurulmayan Güney Çin sınırlarından sorunsuzca geçerek Malezya ve Tayland üzerinden Suriye ve Irak’a doğru transfer edilmeye başlanmıştır. Bu noktada Çin güvenlik güçlerinin izni olmadan adım atmanın dahi mümkün olmadığı bir ortamda, binlerce Uygur Türkü’nün kolaylıkla ülke dışına çıkarılması son derece dikkat çekicidir.

Bu kolaylığın sebebi, kısa süre sonra Çin medyası ve uluslararası basın kuruluşlarında, DAEŞ saflarındaki Türkistanlılar konusu yoğun biçimde işlenmeye başladığında anlaşılacaktır. Doğu Türkistan’daki zulmü ve işgali onlarca yıl öncesine dayanan Çin yönetimi, böylece bölgedeki sorunu sanki yeni ortaya çıkmış bir terör(!) meselesiymiş gibi yansıtmak için iyi bir fırsat yakalamıştır. Bu sayede, Batılıların ve İslam dünyasının tepkisini önlemek adına kendisinin radikal İslamcılarla mücadele ettiği propagandasını rahatlıkla yapma imkânı bulan Çin, kendini terör kurbanı “masun” bir ülke olarak yansıtmaya başlamıştır.

Çin böylece kendince moral üstünlüğü ele geçirdiğini düşünerek Doğu Türkistan’daki baskı politikalarını bir kademe daha arttırmıştır. Bu yeni uygulama, insanların radikal düşüncelerden arındırılması adı altında eğitim kamplarına alınmaları ve Çinli ailelerle Uygur ailelerin kardeş yapılması gibi süslü birtakım sloganlarla yürütülmeye başlanmıştır.

Doğu Türkistan’daki toplama kampları için dönüm noktası, Tibet bölgesi ÇKP eski genel sekreteri Chen Quanguo’nun 2016 senesi Ağustos ayında Doğu Türkistan’a genel sekreter olarak atanması olmuştur. Tibet Özerk Bölgesi Komünist Parti Sekreterliği yaptığı dönemlerde bölge halkına uyguladığı aşırı baskı ve cezalandırma politikaları ile tanınan Quanguo, Doğu Türkistan’da göreve geldikten sonra ilk icraat olarak her Uygur Türkü ailenin yanına bir Çinli yerleştirmeyi hedefleyen “Aile Olmak” projesini yürürlüğe koymuştur. Bu çerçevede, Uygur ailelerin yanına Çinli görevliler yerleştirilerek kültürel etkileşim adı altında tüm aile mahremiyeti ve özel hayat gözetim altına alınmaya başlanmıştır.

Bu uygulama ile Doğu Türkistan’daki her Müslüman aile için özel sicil kayıtları açılmış; aile bireylerinin Çin için tehdit oluşturup oluşturmadığı, sülale yapısı, dinî yaşamı, örf ve âdetlere bağlılığı gibi bilgiler kayıt altına alınmıştır. Bu sayede “Çinlileşmeye” elverişli olmayanların ve gelecekte Çin’e tehdit olma ihtimali bulunanların tespit edilmesinin amaçlandığı belirtilmektedir. Bu proje ile Doğu Türkistanlı din adamları, aydınlar, kanaat önderleri, zenginler, kısacası herkes en detaylı şekilde kaydedilmiştir. Ayrıca 2017 senesinde yurt dışında eğitim gören Doğu Türkistanlı öğrencilere de aynı yıl mayıs ayına kadar Çin’e dönmeleri için tebligat gönderilmiştir.[45]

Doğu Türkistan’daki aileleri üzerinden baskı ve tehdide maruz kalan başta Mısır olmak üzere yurt dışındaki binlerce öğrenci, eğitimlerini yarıda bırakarak geri dönmek zorunda kalmıştır. Ancak dönenlerin tutuklandığı yönündeki haberlerin duyulması üzerine geri dönmek istemeyen Mısır’daki öğrencilere, bu ülke güvenlik güçleri ile ortak operasyon yapan Çin, çok sayıda öğrencinin suçlu gibi Çin’e iadesini sağlamıştır. Operasyondan önce eğitim amacıyla Mısır’da 5.000 kadar Doğu Türkistanlı öğrenci olduğu, operasyon sonrasında ise sadece 50 ailenin kaldığı belirtilmektedir.[46] Eş zamanlı olarak yurt dışında yaşayan Doğu Türkistanlıların süresi dolmuş pasaportlarını uzatma başvuruları da reddedilmeye başlanmış ve Uygurların yurt dışına çıkışları tamamen yasaklanmıştır.

İşte tam bu dönemde bölgede geniş çaplı tutuklamalar yapıldığı ve insanların kamplara götürüldüğü yönünde haberler gelmeye başlamıştır. Kamplarda tutulanların sayısının kısa sürede 1 milyonu bulduğuna dair haberler olsa da bu durumu ispatlayacak bir delil bulunması ancak kamplara Uygur Türklerinin yanı sıra Kazak Türklerinin kapatılmasından sonra söz konusu olmuştur. Bu kişilerin Kazakistan’daki akrabalarının sürekli olarak Kazakistan Dışişleri Bakanlığı’na giderek Doğu Türkistan’daki haber alamadıkları akrabaları hakkında soruşturma dilekçesi vermeleri, Kazak makamlarını harekete geçirmiştir. Kazakistan ile Çin arasında diplomatik bir krize dönüşen bu süreçle birlikte, tüm dünya Çin’deki toplama kamplarının varlığından haberdar olmuştur. Kampların varlığını ısrarla inkâr eden Çin yönetimi, kamptan kurtulup Kazakistan’a dönen şahitlerin basına verdiği röportajlar üzerine varlığı kesin bir şekilde kanıtlanan toplama kamplarını kabul etmek zorunda kalmış, ama bu kez de buraların eğitim(!) amaçlı yerler olduğu yalanına başvurmuştur.[47] 2018 senesi Ocak ayına gelindiğinde Kur’an-ı Kerim’i Uygur Türkçesine tercüme eden meşhur din adamı 82 yaşındaki Muhammed Salih’in ilerlemiş yaşına rağmen toplama kampına alındığı ve orada şehit edildiği haberi, Çin’in uyguladığı insan hakkı ihlallerinin ne kadar ciddi bir aşamaya geldiğini açıkça göstermiştir.

2018’in Ağustos ayında Birleşmiş Milletler (BM), Doğu Türkistan’da 1 milyondan fazla Müslüman Uygur Türkü’nün toplama kamplarında tutulduğunu açıklamıştır.[48] İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) de aynı yıl eylül ayında 125 sayfalık bir rapor yayımlayarak kamplarla ilgili bilgileri paylaşmıştır.[49] Bu uluslararası raporlara göre, insanların kamplara kapatılması için herhangi bir suç işlemiş olma gerekçesi aranmamaktadır. Bilakis dinî görüntüye sahip olmak, yurt dışında akrabası bulunmak, içki içmemek, Whatsapp kullanmak, camiye gitmek, başörtüsü takmak, kısacası kendisinin Müslüman ve Türk olduğunu gösteren herhangi bir özelliğe sahip olmak, Çin makamlarınca kamplara konulmak için yeterli sebep olarak görülmektedir.

Yüksek duvarlarla çevrelenmiş kampların dört bir yanında gözetleme kuleleri ve dikenli teller olduğu, içeride ise farklı bloklar hâlinde geniş yapılar bulunduğu tespit edilmiştir. Bazı bölgelerde boşaltılmış okulların da kamp olarak kullanıldığı belirlenmiştir. Bu toplama kamplarının girişinde; “yeniden eğitim merkezi”, “meslek edindirme kursu” veya “teknik beceri okulu” gibi tabelalar asılıdır. Ancak okul adı taşısalar da bir eğitim kurumundan tamamen farklı olarak hapishaneyi andıran bu yapılar, uygulanan çok yoğun güvenlik önlemleriyle yaklaşılması yasak bölgeler statüsünde yerlerdir.

1.000 kişinin sığacağı küçük kamplardan 10.000 kişiyi barındırabilecek büyük boyutlulara kadar, cezaevi mimarisinde koğuşlara ve hücrelere sahip yeni inşa edilen çok sayıda bina olduğu belirtilmektedir. Kampların çoğu belli başlı fabrikalarla entegre şekilde inşa edilmiş olup, mahkûmlar ÇKP yöneticileri tarafından ücretsiz olarak bu fabrikalarda çalıştırılmaktadır. Çalışmak dışında Çince öğrenmek, Çin’i ve Han Çinlileri öven marşlar söylemek, Devlet Başkanı Xi Jinping’e övgüler düzmek ve partinin bütün disiplin kurallarını ezberlemek gibi faaliyetler, kampların önemli eğitim(!) çalışmaları arasındadır.

Özgür Asya Radyosu (Radio Free Asia-RFA) muhabirinin 2018 Aralık ayında kamp görevlilerini telefonla arayarak edindiği bilgilere göre; örneğin bir kamp, toplamda 1.000-1.200 civarında koğuşa sahip 60’tan fazla binadan oluşmakta ve her koğuşa 10 ile 20 arasında insan konulmaktadır.[50] BM’nin yayımladığı rapordan sonra bölgeye giden gazetecilere dans eden, şarkı söyleyen, meslek öğrenen, spor yapan insanlar gösterilse de bir gazeteci rastlantı sonucu kampın tenha bir köşesinde “Kalbim dayanmaya devam et” yazısını görünce, aslında kendilerine gösterilenlerle gerçekte olanlar arasında şüpheye düştüğünü belirtmiştir.[51]

Chinese Human Rights Defenders (CHRD) tarafından hazırlanan 3 Ağustos 2018 tarihli raporda, 2018 senesi Temmuz sonu itibarıyla Doğu Türkistan’da 2 milyondan fazla insanın tutuklanarak yeniden eğitim merkezlerine kapatıldığı belirtilmektedir. Rapora göre, sadece Doğu Türkistan’ın güneyindeki köylü nüfus sistemine kayıtlı 600.000 kişi bu kamplara götürülmüştür; 1.300.000 kişi ise bulunduğu yerlerde gündüz ve gece sınıflarına ayrılarak zorunlu eğitime tabi tutulmuştur. CHRD ekibi, Kaşgar’ın 1.500 ile 3.000 arası nüfusa sahip toplam sekiz köyünde insanlarla görüşerek kamplara götürenlerin sayısını yaklaşık olarak belirlemiş ve her bir beldedeki nüfusun ortalama %12’sinin kamplara alındığını açıklamıştır.[52]

CHRD, Kaşgar’daki araştırmaları sonucunda Aksu, Kaşgar, Hoten ve Kızılsu bölgelerindeki toplam nüfusla ellerindeki verileri oranlayarak toplama kamplarında yaklaşık 2 milyon kişinin tutulduğunu hesaplamıştır. 2016 senesinden itibaren inşa edildiği belirlenen toplama kamplarının hangi bölgelerde olduğu ve sayısı hakkında da çeşitli kişi ve kuruluşların uydu görüntülerinden ve bölgede yaptıkları araştırmalardan yola çıkarak hazırladıkları raporlar bulunmaktadır.

Avustralyalı bir araştırma merkezinin (Australian Strategic Policy Institute-ASPI) yaptığı saha çalışmasına göre, bölgede saptanabilen kamplardan 28’i mercek altına alınmış ve 2016-2018 yılları arasında bu kampların %465 oranında büyüdüğü tespit edilmiştir.[53] Bu raporun yayımlandığı tarihe kadar da çeşitli medya kuruluşları 128 kampın yerini kesin olarak belirlemiştir. Hâlihazırda Doğu Türkistan’da 1.200’den fazla toplama kampı bulunduğu tahmin edilmektedir. Ancak yeni ilavelerle sürekli büyüyen kampların boyutlarını ve tam yerlerini tespit etmek için uzun soluklu çalışmalar yapılması gerekmektedir. Örneğin, 2016’da Hoten’de 7.000 metrekare olarak inşa edilen bir kampın Eylül 2018’e gelindiğinde 172.000 metrekareye genişlediği tespit edilmiştir.[54]

Toplama kampı şahitlerinin anlattığına göre, bazı kişiler kampa alındıktan sonra sıkı bir sorgudan ve işkenceden geçirilip kendilerine isnat edilen suçların yazıldığı itirafnameyi imzalamaya zorlanmakta ve akabinde hiçbir mahkeme kararı olmaksızın doğrudan hapse atılmaktadır. İnsanlar sorgu sırasında en çok ibadet ettiği, yurt dışında akrabası olduğu, yurt dışıyla telefon görüşmesi yaptığı, insanları ibadet edip iyilik yapmaya için teşvik ettiği, millî kültürünü yaşattığı, içki içmediği, Çince bilmediği vb. daha pek çok husustan suçlanmaktadır. Sokaklarda ve caddelerde kurulan kontrol merkezlerinde Uygur Türklerinin cep telefonları rutin olarak incelenmekte ve telefonlarında üzerinde Allah yazısı olan fotoğraf, Türk bayrağı yahut ay yıldız sembollü resim, ayetler ya da hadisler ve İslam’ı çağrıştıran belge ya da bilgiler bulunması, kamplara alınmaları için yeterli sebep sayılmaktadır.[55] ÇKP tarafından hazırlanan “Dinî Aşırılığın 75 Belirtisi” listesinde yer alan maddelerden herhangi birinin tespit edilmesi de sorgudan sonra kampa gönderilmek için yeterli sebeptir. Bu 75 belirtinin içinde kendi çabalarıyla dini öğrenmek, çocuklarının Çince öğrenmesini istememek, helal gıda tüketmeyi teşvik etmek, sigara ve içki içmemeye davet etmek, içkiyi ve sigarayı aniden bırakmak gibi suçlamalar yer almaktadır.[56]

Kamplardan çıkabilen şahitlerin verdiği bilgilere göre, tutsaklar sorgulanmalarından sonra detaylı bir sağlık muayenesinden geçirilmekte ve özellikle iç organları ile ilgili tetkikler yapılmakta, ardında da durumlarına göre belirlenen kamplara gönderilmektedir. Kampta gün boyu elleri ve ayakları kelepçeli olarak ve kelepçelere takılan ağır zincirlerle birbirlerine bağlı şekilde koğuşlara atılmaktadırlar. Her sabah çok erken saatlerde kaldırılan tutsaklar, Çin millî marşını söyleyip Xi Jinping’e teşekkür etmek için “Yaşasın Xi Jinping” sloganları attıktan sonra yemek yiyebilmektedir. Her cuma günü özellikle domuz eti yemeye, dini ve Allah’ı inkâr eden yeminler etmeye zorlanmaktadırlar. Tutsakların kendi dillerinde konuşmaları kesinlikle yasaktır. Kamplarda sürekli olarak birilerinin ortadan kaybolduğunu yahut işkencelere dayanamayıp öldüğünü söyleyen tanıklar, yazın aç ve susuz kızgın güneş altında, kışın ıslatılmış buz üstünde çıplak ayak beklemek, karanlık hücreye atılmak, omuzlara kadar suyun içinde bekletilmek vb. türlü işkencelere maruz kaldıklarını anlatmışlardır.[57] Kamplarda kadınlara birtakım sıvıların enjekte edildiği, sürekli olarak çıplak vaziyette arandıkları, ağlamanın yasak olduğu, genç kızlara tecavüz etmenin sıradanlaştığı da anlatılanlar arasındadır. Ayrıca sorgu sırasında yüksek voltajlı elektrik vermek kamplarda en sık uygulanan işkence yöntemlerindendir. Bütün bu sayılanlar dışında tutsakların bütün metinleri Çince olmak üzere ÇKP’yi öven, Çin’i öven, her çeşit disiplin kuralının yazılı olduğu belgeleri ezberlemeye zorlandıkları da belirtilmektedir.[58]

Sonuç

Emperyalist devletlerin sömürgeleştirme tarihleri anlatıldığında ilk akla gelen coğrafya nedense hep Afrika olur ve genellikle sömürgeciler de Batılı devletlerdir. Bu tespit büyük oranda doğru olmakla birlikte, onlarla aynı zamanda başladığı hâlde, günümüzde hâlen devam eden gerçek bir sömürgecilik aranacaksa bunun önemli adreslerinden biri Doğu Türkistan’dır. Zira bir asra yaklaşan doğrudan işgal tarihi ile Doğu Türkistan meselesi, bölgede yaşayan Uygur Türklerinin üç nesline mal olmuş önemli bir trajedinin adıdır. 

Çin’in kapalı ve baskıcı yönetimi altında her türlü hak ihlalinin kolaylıkla gizlendiği bölgede ÇKP yönetiminin son yıllarda artan zulmü bugün artık örtbas edilemez hâle gelmiştir. Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygur Türkleri, zorla ellerinden alınan bağımsızlıkları uğruna büyük bedeller ödemiş ve hâlen de ödemeye devam etmektedir. Çin’in küresel ekonomide artan gücü ve tekil olarak ülkelerle geliştirdiği bağımlılık ilişkileri, Doğu Türkistanlıların sesine karşı duyarsız kalınmasında şu ana kadar etkili olmuş görünmektedir.

Bölgeyi yıllardır işgali altında tutan Çin, bölgedeki sorunu bir terör meselesi gibi sunarak dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışsa da gerçek sorunun bir güvenlik ve terör sorunu olmadığı açıktır. Tersine, asıl sorun hakları gasp edilmiş bir halkın hak arama çabasıdır. Bu süreçte kendisine yönelik tekil birtakım şiddet olaylarını bahane eden Çin yönetimi, bölgede uyguladığı baskı ve zulmü daha da arttırmıştır. Oysa ki birkaç kişi ya da grubun yaptığı bir eylemden tüm Uygur toplumunu sorumlu tutup cezalandırmak, insanları herhangi bir suç dahi isnat etmeden toplama kamplarına alarak her türlü zulmü yapmak, sorunları çözmediği gibi, tüm İslam dünyasında giderek artan bir nefret dalgasına da sebep olmaktadır.

Oysa atılacak olumlu küçük adımlar sadece Uygurların daha insani koşullarda yaşamasını sağlamayacak, Batı’ya karşı müttefik arayan Çin’e de İslam dünyası nezdinde elini güçlendirecek bir avantaj sağlayacaktır. Bölgedeki sorun, Uygurların ayrımcılık ve zulüm görmeden kendi yönetimleri altında oldukları, adil ve paylaşımcı bir siyasal sistemle kolaylıkla çözülecektir.

Sonnotlar


[1] Muhtar Zari, “Xinjiang’daki Yeraltı Zenginlikleri ve Onların Özellikleri”, Xinjiang Üniversitesi Akademik Dergisi (Siyasal Bilimler), 2013-03, Urumçi, s. 14.[2] Barış Adıbelli, Doğu Türkistan, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2008, s. 18.[3] Zari, “Xinjiang’daki Yeraltı…”, s. 2.[4] http://uyghur.people.com.cn/156325/15563726.html[5] Mehmet Saray, Doğu Türkistan Türkleri Tarihi, İstanbul: Aygan Yayıncılık, 2015, s. 28.[6] Adıbelli, s. 18.[7]http://www.uycnr.com/xwzx/zdxw/201210/t20121017_395503.html (1 Mayıs 2020).[8]https://www.aa.com.tr/en/asia-pacific/china-profiting-off-of-forced-labor-in-xinjiang-report/1562782 (10 Mayıs 2020).[9] Muhammed Emin Buğra, Şarki Türkistan Tarihi, İstanbul, 1998, s. 290.[10] Wei Liangtao, Yarkent Hanlığı Tarihi, Heilongjiang chubanshe, Harbin, 1994 s. 83 (魏良弢、叶尔羌汗国史纲、黑龙江出版社、哈尔滨1994、83页).[11] Muhammed Bilal Çelik, Yarkend Hanlığı’nın Siyasi Tarihi, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2013, s. 89-90.[12] İklil Kurban, Hocalar Devri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara 1992, s. 1.[13] Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadeleleri Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, Ankara 2004, s.136.[14] Kurban, s. 70.[15] Ahat Andican, Osmanlıdan Günümüze Orta Asya ve Türkiye, İstanbul: Doğan Kitap, 2009, s. 236.[16] Nuri Yavuz, “XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Kâşgar Emirliğiyle Osmanlı Devleti Arasındaki İlişkiler ve Ali Kâzım İbrahim Efendi’nin Layihası”, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 23, Sayı 2, Ankara, 2003, s. 45.[17] Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler (1775-1875), Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994, s. 29.[18] Saadettin Yağmur Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, Ankara: Berikan Yayınevi, 2015, s. 191.[19] Liu zhixiao, Uygur Tarihi, Beijing: Milletler Neşriyatı, 1985, s. 412 (刘志霄、维吾尔历史、 民族出版社、1985 北京、412页); Andican, s. 238 ; T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Belgelerle Osmanlı Türkistan İlişkisi (XVI-XX. Yüzyıllar), Ankara, 2004, s. 81-82 BOA, Y.EE, 91/3.[20] Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. Rıza Akdemir, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986, s. 132.[21] Mehmet Saray, Doğu Türkistan Türkleri Tarihi, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 1997, s. 224.[22] N. M. Prjevalskiy, Tibet Seyahatnamesi, Çev. Ömer Cenap Eren, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990, s. 82-83.[23] Türk Belediyeler Birliği, Osmanlı Belgelerinde Doğu Türkistan, İstanbul, 2016, s. 344, Y.A HUS. 159/26.[24] Sekoika Hideyuki, İkinci Dünya Savaşı Sırasında Japonya’nın Doğu Türkistan Politikası, Dünya Uygur Yazarlar Birliği, 2019, Washington.[25] Ali Han Töre Saguni, Türkistan Kaygıları, İstanbul: Taklamakan Neşriyatı, 2016, s. 546.[26] Çin Halk Cumhuriyeti Parlamentosu Bingtuan raporu. 中华人民共和国国务院新闻办公室. 康小兰, 编. 新疆生产建设兵团的历史与发展. 中华人民共和国国务院新闻办公室. 2014-10-05 [2014-10-12] (中文).[27] 29.12.2011 tarihli Bingtuan Gazatesi, 《兵团日报》(2011 年12 月29 日:2010年兵团第六次全国人口普查暨兵团人口统计调查主要数据公报[28] C. Mackerrons, China’s Minorites, New York: Oxford University Press, 1994, s. 171.[29] Bu uygulamaların bir devamı olarak yüksek öğrenimdeki Türk öğrenci sayısı giderek azalmaktadır. Örneğin 2019 senesinde Doğu Türkistan’daki en büyük üniversite olan Xinjiang Üniversitesine kabul edilen lisans öğrencileri arasındaki Türk öğrenciler 1.032 kişi ile %22’lik bir orana sahiptir, etnik Han Çinlisi öğrenciler ise 2.881 kişi ile %62’i oranındadır, bk. http://sz.xju.edu.cn/info/1066/11273.htm[30]http://edu.sina.com.cn/exam/2006-08-21/104251067.html (3 Mayıs 2020).[31]https://www.rfa.org/uyghur/xewerler/tepsili_xewer/xitaygha-yotkesh-20070116.html (7 Mayıs 2020).[32]https://www.uyghurcongress.org/en/world-uyghur-congress’-statement-on-july-5th-urumqi-incident/ (8 Mayıs 2020).[33]https://www.youtube.com/watch?v=B2m8nitkFss (3 Mayıs 2020).[34] Cui Jia, “Riot woman sentenced to death for killing”, China Daily, Archived from the original on 17 April 2010.[35] Michael Bristow, “Many ‘missing’ after China riots”, BBC News, 25 Şubat 2010.[36] “Profile: Rebiya Kadeer”, BBC News, 17 Mart 2005.[37] Michael Wines, “China Approves New Law Governing Armed Police Force”, The New York Times, 28.08 2009, https://web.archive.org/web/20161009121859/http://www.nytimes.com/2009/08/28/world/asia/28china.html?ref=world (21 Mayıs 2020).[38]http://uyghur.people.com.cn/156325/15752980.html (4 Mayıs 2020).[39]https://www.rfa.org/uyghur/xewerler/kishilik-hoquq/yerken–08012014213753.html (22 Mayıs 2020).[40]http://uyghur.people.com.cn/307382/15539076.html (21 Mayıs 2020).[41]http://www.gov.cn/xinwen/2019-02/02/content_5363408.htm (21 Mayıs 2020).[42]http://www.360doc.com/content/19/0501/15/50951911_832727791.shtml (24 Mayıs 2020).[43]http://www.chyxx.com/industry/201712/591596.html (20 Mayıs 2020).[44] James Leibold, Minority Education in China: Balancing Unity and Diversity in an Era of Critical Pluralism. (2014-02-04), Hong Kong University Press. ISBN9789888208135.[45]https://www.bbc.com/turkce/40798913 (29 Nisan 2020).

[46]https://www.rfa.org/uyghur/qisqa_xewer/misirda-uyghur-mesilisi-08302019235620.html (25 Mayıs 2020).[47]https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/kamplar-iskence-korkunc-41007791 (19 Mayıs 2020).[48]https://www.washingtonpost.com/world/asia_pacific/former-inmates-of-chinas-muslim-re-education-camps-tell-of-brainwashing-torture/2018/05/16/32b330e8-5850-11e8-8b92-45fdd7aaef3c_story.html (16 Mayıs 2020).

[49]https://foreignpolicy.com/2018/09/13/48-ways-to-get-sent-to-a-chinese-concentration-camp/# (3 Mayıs 2020).[50]https://www.rfa.org/uyghur/xewerler/kishilik-hoquq/uyghurda-lager-12032018164520.html?searchterm:utf8:ustring=%2039%20%D9%8A%D9%89%D8%BA%D9%89%DB%8B%DB%90%D9%84%D9%89%D8%B4%20%D9%84%D8%A7%DA%AF%DB%90%D8%B1%D9%89%20%D8%A6%DB%88%D8%B3%D8%AA%D9%89%D8%AF%D9%89%D9%86%20%D9%86%DB%87%D9%82%D8%AA%D9%89%D9%84%D9%89%D9%82 (13 Mayıs 2020).

[51]https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48680543 (7 Mayıs 2020).

[52] CHRD, “China: Massive Numbers of Uyghurs & Other Ethnic Minorities Forced into Re-education Programs”, https://www.nchrd.org/2018/08/china-massive-numbers-of-uyghurs-other-ethnic-minorities-forced-into-re-education-programs/

[53] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/02634937.2018.1507997?journalCode=ccas20

[54]https://www.nytimes.com/2018/09/08/world/asia/china-uighur-muslim-detention-camp.html (3 Mayıs 2020).

[55] “Doğu Türkistan’daki Çin toplama kampında kalan tanık Zumret Davut Çin işkenceleri anlatıyor”, https://www.youtube.com/watch?v=vAd3BrppYR4 (17 Mayıs 2020).

[56]http://www.cssn.cn/zjx/zjx_zjsj/201412/t20141224_1454905.shtml?COLLCC=1465020491& (7 Mayıs 2020).

[57] “Çin’in Toplama Kamplarından Kurtulan Uygur Türkü Anlatıyor”, Amerika’nın Sesihttps://www.youtube.com/watch?v=37NOnWZAN1A&t=206s (3 Mayıs 2020).

[58] Mihrigül Tursun, “Bir Uygur’un Hayatta Kalma Hikayesi”, https://www.youtube.com/watch?v=kbDSfeK7j4k (10 Mayıs 2020).

Kaynak: https://insamer.com/tr/dogu-turkistan-raporu-gecmisten-bugune-din-ve-etnik-baskilar_3059.html

İHH’dan Doğu Türkistan Raporu

İHH’nın Çin zulmü altında yaşayan Doğu Türkistan bölgesiyle ilgili hazırladığı rapor Başkanı Bülent Yıldırım tarafından kamuoyuyla paylaşıldı. Yıldırım toplantıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Çin ziyaretiyle ilgili bir dizi öneride bulundu.

İHH’nın Çin zulmü altında yaşayan Doğu Türkistan bölgesiyle ilgili hazırladığı rapor Başkanı Bülent Yıldırım tarafından kamuoyuyla paylaşıldı. Yıldırım toplantıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Çin ziyaretiyle ilgili bir dizi öneride bulundu.

İHH İnsani Yardım Vakfı, son 200 yıldan beri işgalle birlikte sistematik baskı ve zulmün uygulandığı Doğu Türkistan’la ilgili hazırladığı raporu düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşıldı.

İHH Genel Merkezinde gerçekleştirilen toplantıda konuşan Bülent Yıldırım, raporda yer alan konulardan ve raporun hazırlanış süreci anlattı.

Yıldırım konuşmasına Doğu Türkistan’ın Çin tarafından 200 yıldır işgal altında olduğunu vurgulayarak başladı.

Doğu Türkistan’da yaşanan zulme karşı İHH olarak raporlar ve konferanslar düzenlediklerini hatırlatan Yıldırım, “Bu dava sadece Doğu Türkistanlıların değil, sadece Türkiye’nin değil, sadece Türkiye’de belli siyasi görüşe sahip yapıların değil aksine özelde tüm İslam aleminin ve genelde de insanlığın davasıdır” dedi.

Siyasi partilere çağrı

Tüm siyasi partilerin dahil oldukları toplantılar yapılarak, Türkiye’nin Doğu Türkistan siyaseti belirlenmesi gerektiğini ifade eden Yıldırım, şöyle devam etti:

“Atılacak her adımın davayı bu noktaya taşıması sağlanmalı, iç siyaset malzemesi olarak kullanılmasına müsaade edilmemelidir. Araplara yönelik zulme karşı durmak için Arap, Kürtler için Kürt, Doğu Türkistan için Türk olmak gerekmez. Zulüm kimden gelirse gelsin kime karşı olursa olsun durdurulmalıdır. Bu konuda tüm partilerin bir araya gelerek İslam İşbirliği Teşkilatı ve BM’yi göreve çağırmalıdır.”

Türkiye’nin organize ve ev sahipliğinde bir Uluslararası Doğu Türkistan Konferansı toplanması gerektiğini söyleyen Yıldırım, “Böylelikle Doğu Türkistan davasının İslam dünyasının gündemine girip, İslam ülkeleri arasında ortak bir dil ve eylem oluşturulabilmesi sağlanacaktır. Türkiye; tüm diplomatik, siyasi, ekonomik ve ikili ilişkilerini bu konferansın başarılı olması için kullanmalıdır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a öneriler

Bu ay Çin’e bir ziyaret gerçekleştirecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenen Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu geziyi önemsiyorum. Bu gezide Çin’in yanlış anlayacağı kavramlar üzerinden değil Doğu Türkistan’ın haklarını koruyacak konuşmalar ve tavırlarla bu gezinin geçmesine inanıyoruz. Bu geziyle ilgili bir takım önerilerimiz olacak. Sadece şu öneri yeter. Sayın cumhurbaşkanımız bütün Doğu Türkistan bölgesine 2 gününü ayırarak mutlaka gezmesi lazım. Türkiye’nin Doğu Türkistan’da mutlaka bir konsolosluk açması lazım. STK’ların oraya gitmesi lazım.”

Rapordan…

Raporda; Doğu Türkistan’ın 1949 yılında Çin tarafından işgal edildiği günden bu yana işleyen baskı ve asimilasyon süreci, sorunların tespiti ve çözüm yolları, diasporadaki Doğu Türkistanlıların meseleye bakışları, Türkiye’nin üzerine düşen görev gibi konular yer alıyor.

İfade özgürlüğü kısıtlı

İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından görevlendirilen bir heyetin Doğu Türkistan’ın tüm bölgelerinde yaptığı ziyaret ve incelemeleri sonucunda hazırlanan raporda, sorunların tespiti 13 madde halinde sıralanırken çözümü için de 36 maddeden oluşan çözüm argümanları üzerinde duruluyor. Raporda yer alan sorunlarda bazıları özetle şöyle; İnanç özgürlüğü, yani devlet memurları, emekliler, öğrenciler, Komünist Parti üyeleri ve kadınların camide namaz kılmaları yasak. Yine başörtüsü de yasak. Uygurcaya yönelik yapılan kısıtlamalarla dilin unutulması amaçlanıyor. Yargısız infazlar, keyfi tutuklamalar, doğum kontrolü politikaları, nükleer denemeler sistematik bir şekilde devam ediyor. İfade özgürlüğünü kısıtlayan politikalar yapılıyor. Uygurlara yönelik eğitimde fırsat eşitsizliği, seyahat kısıtlamasına yönelik politikalara uygulanmakta.


İHH İNSANİ YARDIM VAKFI DOĞU TÜRKİSTAN RAPORU

08.07.2015 

Raporu indirmek için tıklayın

Giriş

İHH İnsani Yardım Vakfı; kurulduğu günden bu yana 20 yıldır Doğu Türkistan’da ve hicretteki Doğu Türkistanlılar için çalışma yapmaktadır. İş bu rapor İHH’nın;

– bölgeye gönderdiği uzman ve heyetlerin yaptığı tespitlere,

– bölgeden ve dünyanın farklı yerlerindeki uzman kişi ve kurum temsilcilerinin daveti ile yapılan çalıştay, sempozyum, konferans, panel vb. bilimsel çalışmalarda edinilen verilere

– saha çalışmaları sırasında edinilen bilgi ve tespitlere dayanmaktadır.

Masum, mazlum tek bir insanın hayatını korumak bütün insanlığın korunması anlamına gelir. Adalet ve insan hakları için ortaya konulacak tüm çabaların başta Doğu Türkistan halkı olmak üzere tüm mazlum insanların temel hak ve özgürlüklerine kavuşmasına vesile olmasını diliyoruz.

Genel Bilgi

Doğu Türkistan olarak adlandırdığımız Uygur bölgesi bugün Çin’in kuzeybatı sınır sahasını oluşturan topraklardır. Uygurlar bu bölgeyi Şarki Türkistan olarak adlandırırken Çincede resmî olarak Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi olarak isimlendirilmektedir. Bölgenin yüzölçümü Türkiye’nin iki katı kadardır ve yaklaşık 23 milyonluk bir nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfusun %45’i Uygurlardan, %40’ı ise Çinlilerden oluşmaktadır. Geri kalanının da önemli bir kısmı Müslüman olan Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tacikler, Çinli Müslümanlar gibi muhtelif azınlıklardan meydana gelmektedir. Uygur bölgesi sahip olduğu belli başlı özellikleri dolayısıyla Çin için hayati önem arz etmektedir. İlk olarak Uygur bölgesi Çin topraklarının altıda biridir ve sekiz ülkeye sınırı bulunmaktadır. Bu açıdan tarihsel olarak bakıldığında bölge Çin için yabancıların istilalarına karşı bir tampon bölge görevi görmüştür. Bu bakış açısı günümüzde de Pekin yönetimi için geçerliliğini korumaktadır. İkincisi Çin’in üniter devlet yapısı için Uygur bölgesinin büyük Çin ailesine entegrasyonu kritik önemdedir. Çünkü en az 56 etnik grubun bulunduğu Çin’de Uygur ve Tibet bölgelerindeki ayrılıkçı hareketlerin diğer etnik gruplar için ilham verici olabileceği ve dolayısıyla ülkeyi bölünmeye götürebileceği gibi endişeler bulunmaktadır. Üçüncüsü Uygur bölgesinde zengin petrol, doğalgaz, kömür ve uranyum rezervleri bulunmaktadır. Çin’in çıkarılabilir petrol rezervlerinin %35’nin Uygur bölgesinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu bakımdan Uygur bölgesi ulusal gelirden aldığı pay açısından Çin’in diğer bölgelerine kıyasla daha gerilerde olmasına rağmen ülkenin ekonomik büyümesinde hayati bir öneme sahiptir. Dördüncüsü bölgenin stratejik konumu; Uygur bölgesi Çin ve Orta Asya arasındaki enerji, doğalgaz ve petrol boru hatlarına ev sahipliği yapmaktadır. Çin’in Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerle olan ilişkisinde Uygurların bölge halkları ile olan akrabalık bağları da Çin için avantajlı bir durum teşkil etmektedir. İşte tüm bu sebeplerden ötürü Uygur bölgesi Çin için büyük önem taşımaktadır.

Bölgenin yakın tarihini ise şöyle özetleyebiliriz: Çin’de 1949 yılında Mao Zedong önderliğindeki Komünist Parti ülkedeki iç savaştan muzaffer olarak çıkar ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilir. Komünist Parti ülkeyi tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüştürmeyi amaçlayan ve kendi kendine yeterliliğini hedefleyen çeşitli sosyalist politikaları hayata geçirir. Bu politikaların en önemli hedeflerinden biri de Çin toplumundan geleneksel ve devrim karşıtı olduğu düşünülen unsurların yok edilmesi olur. Devrim karşıtı gelenekleri temsil eden binlerce mabet, özellikle camiler tahrip edilir, kimi yıkılır, kimi amacı dışında kullanılır.

Her türlü dinî kitap -Kur’an-ı Kerimler dahil olmak üzere- köylerde ve şehir merkezlerinde toplatılır ve ateşe verilerek dramatik bir şekilde ortadan kaldırılır. Tahmin edileceği üzere bütün dinî pratikler, ibadetler, dinî eğitim yasaklanır. Uygur bölgesinde sakaldan tutun başörtüsüne kadar her türlü dinî kılık kıyafet karşıdevrimcilik alameti olduğu iddiasıyla yasaklanır. Sadece Müslümanlar değil Hristiyanlar, Budistler ve diğer dinlerin mensupları da aynı şekilde benzeri yasaklara muhatap olurlar. Çin’de 1976’da Mao’nun ölümüne kadar tepeden inme bir şekilde empoze edilen toplumsal politikaların yaklaşık 1 milyarlık bir nüfusun yaşamını altüst ettiği bilinmektedir. Mao’nun ölümünden sonra ise Çin’in ekonomik reformlar yoluyla radikal bir dönüşüm sürecine girdiği ve dış dünyaya açılmaya başladığı bir dönem yaşanır. Sosyalist pazar modeli olarak tabir edilen ekonomik reformlar sonucunda Çin her yıl %9’u aşan büyüme hızıyla son 5 yılda dünyanın en büyük ilk beş ekonomisinden biri haline gelmiştir. Çin’in aynı gelişmeyi insani hak ve özgürlükler alanında kat ettiğini söylemek mümkün değildir. Ekonomik reformlara siyasi ve toplumsal reformlar eşlik etmediği için şu an aslında Çin’de ikili bir devlet ideolojisinden söz etmek gerekmektedir.

Devlet kapitalizmi modelini benimseyerek küresel kapitalist düzenle entegre olan Çin Komünist Partisi, bir yandan da siyasi muhalifleri hapsederek, internet kullanımını sınırlayarak ve yazılı ve görsel basında sansür uygulayarak Komünist ideolojiyi ayakta tutmakta ısrar etmektedir.

İhlal Tespitleri:

1. Doğu Türkistan son 200 yıldır işgal altındadır. 1949 yılında da Çin tarafından ilhak edilerek bu ülke sınırlarına dahil edilmiştir.

2. Bugüne gelindiğinde ilhak sonrası oluşan yapıdan kaynaklanan çeşitli sorunlar aynı zamanda kurulan anayasal statüden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, Komünist Parti Çin toprakları üzerinde hâkimiyetini sağlamlaştırdıktan sonra azınlıkların yoğun yaşadığı Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan gibi bölgelere otonomi sistemi getirmiştir. Doğu Türkistan’a da 1955 yılında otonom bölge statüsü verilmiştir. Bununla birlikte bölgenin siyasi tarihine baktığımızda, otonomi haklarının pratikte karşılığı olmamıştır. Doğu Türkistan’ın buradan kaynaklı hak ve yetkileri de yine Çin tarafından ihlal edilmektedir. Mao dönemi Çin toplumunu topyekûn dönüştürmeyi amaçlayan politikalar, etnik azınlıkları da aynı oranda etkileyerek büyük yıkıma sebep olmuştur. Yerel diller ve kültürler yok edilmek istenmiş, dinî inanç ve ibadetler yasaklanmış, din adamları saldırıya uğramıştır. 1978’de Çin’in dış dünyaya açılmasıyla görece bir rahatlama görülmüş ama 1989’da Tiananmen olayları ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması Pekin yönetimi nezdinde -bu gelişmelerin domino etkisi yaratabileceği ve ülkenin üniter yapısını etkileyebileceği düşüncesiyle- endişelere sebep olmuştur. Bunun sonucunda da güvenlik politikalarını öncelemeye ve etnik azınlıklara tanıdığı otonomi statüsü ve özel hakları önemli oranda sınırlamaya başlar.

3. 5 Temmuz 2009’da yaşanan katliam dahil olmak üzere katliamlar, yargısız infazlar, keyfî gözaltı, keyfî tutuklama, işkence ve idam cezaları ile doğum kontrolü politikası nedeniyle gerçekleşen ölümler ve nükleer denemelerden kaynaklı yaşam hakkına yönelik ihlaller sistematik olarak devam etmektedir.

4. Etnik ve dinî ayrımcılık Çin’in sistematik ihlallerinin temelini oluşturmaktadır. Tek tipçi anlayışla özellikle Uygur olanlara ve Müslüman olanlara hayatın her alanında ve hassaten kamu kurumlarında hizmet alan veya veren pozisyonunda ve sokakta da ayrımcı politikalar, fiiller uygulanmaktadır.

5. Uygur dilinin yasaklanması, kısıtlanması ve diğer ihlaller işgal süreci ile başlamıştır. Otonominin sözde kalması nedeniyle de Uygur dili, dini, Uygur kimliği açısından sorunlar devam etmektedir. Ana dilin kullanımının kısıtlanması; ana dilde eğitimin yasaklanması Doğu Türkistanlıların en fazla dile getirdiği ihlaller arasındadır. Otonom yasaları uyarınca resmî dil olan Uygurca pratikte kültürel amaçlı ve sınırlı olarak yaşatılmaktadır. Uygur dilinin günlük hayattan git gide kaybolur hale gelmesi, 2000 yılından itibaren aşamalı olarak Uygurca eğitimin anaokulundan üniversiteye kadar tüm eğitim kurumlarından kaldırılması, üniversitelerde de eğitim dilinin Uygur dili ve edebiyatı dersleri dışında Çinceye çevrilmiş olması, dinî yaşantıda Uygurca kullanımının sınırlanması bunun en bariz göstergelerdir.

6. İnanç özgürlüğüne yönelik ihlaller de özellikle Urumçi dışındaki kentsel ve kırsal yerleşim yerlerinde açıkça uygulanmaktadır. Müslümanların asli ibadet mekânları olan camilerin içerisinde herkesin ibadet etmesine izin verilmemektedir. Devlet memurları, Komünist Parti üyeleri, emekliler, öğrenciler ve kadınların cami sınırları içerisinde ibadet etmeleri resmî olarak yasaktır. Tespit edilmeleri halinde öğrenciler okullarından atılma riskiyle, devlet memurları da mesleklerinden olma riskiyle karşı karşıya olup para cezalarına da çarptırılmaktadır. Bu yasak her cami girişinde bulunan tabelalarda belirtilmektedir. Ek olarak Kur’an eğitimi neredeyse tamamen yasaklanmış durumdadır. Şöyle ki zaten yasal mevzuata göre ebeveynlerin çocuklarına dinî eğitim verilmesine izin verme ya da yönlendirme hakları bulunmamaktadır. Bu durum çoğunlukla evlerde gizlice yapılan Kur’an eğitimleri ile telafi edilmeye çalışılmaktadır ama bu eğitimlerin tespit edilmesi halinde de polis baskınları ile hem çocuklar hem hocalar adi suçlular gibi hapis cezalarına çarptırılmaktadır. Bunlara ek olarak son dört yıl içerisinde dinî nikâh kıyılması, cenazelerin İslami usulle kaldırılması, türbe ziyaretleri ve açık alanlarda namaz kılmak gibi konularda yasaklar getirilmiştir. Geçtiğimiz yıl Karamay ve Gulca şehirlerinde halk otobüsleri dahil olmak üzere kamuya açık alanlarda peçe, vücudu tamamen örten pardösü/cilbab, başörtüsü, üzerinde ay ve yıldız desenleri bulunan kıyafetlere ve uzun sakala yasak getirilmiştir. Başkent Urumçi’de de otobüsler, otogar ve tren istasyonları, okullar, hastaneler hatta sokaklar ve meydanlar gibi kamuya açık alanlarda tesettür ve peçe yasaklanmıştır. Buna göre Urumçi’de yasağı ihlal edenler 2400 yuan (yaklaşık bin lira) para cezasına çarptırılabilecektir.

7. Demografik yapının değişmesi, zorunlu göç ve yerleşim politikaları sonucunda çok sayıda insan yerinden edilmiştir. Ülkede özellikle Müslüman Uygurlar için gerek temel hak ve özgürlükler yönünden gerekse temel insani ihtiyaçlar yönünden ciddi sorunlar söz konusudur. Çinlilerin Uygur bölgelerine yerleştirilmesi önemli bir sorun kaynağıdır. 1949 yılında Doğu Türkistan bölgesindeki Uygur nüfusunun genel nüfusa oranı %90’ın üzerindeydi. Bugün ise bu oran %45’e düşmüş durumdadır. Çinlilerin oranı ise %40 dolaylarındadır. Bölgenin başkenti Urumçi’de ise Çinli oranı %70’e ulaşmış bulunmaktadır. Yeni yerleşimciler kırsal kesimden ziyade büyük şehirlere ve sanayi bölgelerine yerleştirilmektedir. İşverenlerin Uygur popülasyon yerine Çinlileri işe alma tercihleri, Uygurlar arasında işsizlik başta olmak üzere huzursuzluğa yol açan çok sayıda sosyolojik soruna neden olmaktadır. Tabii bölgedeki demografik yapıyı değiştiren Çinli göçünün sonuçları işsizlikten ibaret değildir. Bölgenin yöneticileri, zaman zaman çıkıp Uygurlar gibi yerel kültürlerin 21. yüzyılın çok gerisinde kaldığına, çağa uyum sağlamak için azınlıkların Çince konuşup Çin kültürüne entegre olmaları gerektiğine dair yorumda bulunmaktadır.

8. İfade özgürlüğünün kısıtlanması; haber alma, iletişim ve bilgi edinme özgürlüğünün kısıtlanması sadece Doğu Türkistan ve Çin içerisinde yaşayanlarla ilgili değil dünyanın dört bir yanındaki herkese yönelik bir ihlaldir.

9. Çin’in uyguladığı baskıcı politikalar, bölgeye uluslararası ulaşımı, insani yardımların girişini ve hak ihlallerinin yerinde tespitini imkânsız hâle getirmektedir.

10. Çin’in baskı ve ihlalleri sadece Doğu Türkistanlıları değil, Çin halkını ve bölgedeki diğer etnik ve dinî grupları da mağdur etmektedir. Çin’in baskı rejimi yalnızca ülke içerisindeki barışı değil bölge ve dünya barışını da tehdit eden sonuçlar doğurmaktadır.

11. Doğum kontrolü politikası, zorunlu kürtaj, genç kızların zorunlu işçi olarak çalıştırılması, Doğu Türkistanlı kadınların fuhşa zorlanması gibi ihlaller ise özellikle kadınların yoğunlukla maruz kaldığı ihlaller arasındadır. Zorunlu kürtaj nedeniyle hayatını kaybeden, sakat kalan, psikolojik travmalar yaşayan kadınların sayısı Dünya Sağlık Örgütü’nün özel müdahalesini gerektirecek boyuttadır.

12. Eğitimde fırsat eşitsizliği, eğitim özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, ayrımcı istihdam politikaları da özellikle gençlerin yaşadığı yoğun ihlaller arasındadır.

13. Ekonomik sorunlar ise şu şekilde özetlenebilir. Öncelikle 1978 yılıyla birlikte Komünist Parti sosyalist piyasa ekonomisi adı altında ekonomik reformlara hız verdi. Bu reformlardan Pekin, Şangay, Guangdong gibi doğudaki büyük şehirler fazlasıyla faydalanırken batıdaki etnik azınlıkların yoğun oldukları şehirler faydalanamadı. Bu metropollerdeki refahı sağlayan en önemli unsur, etnik azınlıkların bulunduğu bölgelerdeki yer altı kaynaklarının sanayileşen şehirlere aktarılmasıdır. 2000 yılında bu politikayı bir bakıma telafi etmek ve özerk bölgelerin de benzer şekilde kalkınmalarını sağlamak için Batı Çin’i Kalkındırma isimli bir stratejik program uygulamaya konulmuştur. Ancak yatırımlarda Çinli yerleşimciler istihdam edildiğinden işsiz yerli halk işsiz ve fakir kalmaktadır. Böylece Çinli firmaların kurduğu her yeni şantiye veya fabrika, bulunduğu bölgede istihdam yaratmaktan ziyade yeni bir göç dalgasına sebep olmaktadır. Her bir ekonomik girişim bölgede Çinli popülasyonunun artışı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ne yazık ki Uygur şehirlerinde görülen ekonomik refahtan Uygurlar faydalanamamaktadır.

Öneriler:

1. Doğu Türkistan meselesi tüm insanlığın meselesidir. Çin, bölgeyi uluslararası sivil gözlemcilere açmalıdır.

2. Çin yönetimi, Müslüman Uygur Türklerini asimile etme politikasından vazgeçmelidir. Doğu Türkistan’da demografik yapının dönüştürülmesini engellemek üzere, nüfus hareketleri durdurulmalıdır.

3. Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman halkların temel hak ve hürriyetlerinin muhafaza edilmesi sağlanmalıdır. Çin anayasasında belirlenen özerk bölgelerin hakları sonuna kadar takip edilmelidir. En başta yaşam, mülkiyet, eğitim ve dinî inançların yaşanması hakkı garanti altına alınmalıdır. Çin, bölgede etnik ve dinî ayrımcılığa son vermeli, örgütlenme özgürlüğüne yönelik yasaklar kaldırılmalıdır. Keyfî tutuklama ve idamlara, eğitim ve ibadet özgürlüğü önündeki engellere, dernek, vakıf ve siyasi parti kurma önündeki engellere; basın özgürlüğü, seyahat ve haberleşme özgürlüğü, zorunlu göç, zorunlu kürtaj ve doğum kontrolü alanındaki ihlallere son vermelidir.

4. Son günlerde konuşulan insan hakları ihlalleri yeni değil, sistematik bir şekilde son 200 yıldır devam eden olayların bir parçasıdır.

5. Doğu Türkistan davası dünden çıkartılmalı, mutlaka geleceği planlanmalıdır. Bu dava sadece Doğu Türkistanlıların değil, sadece Türkiye’nin değil, sadece Türkiye’de belli siyasi görüşe sahip yapıların değil aksine özelde tüm İslam aleminin ve genelde de insanlığın davasıdır. Atılacak her adımın davayı bu noktaya taşıması sağlanmalı, iç siyaset malzemesi olarak kullanılmasına müsaade edilmemelidir. Araplara yönelik zulme karşı durmak için Arap, Kürtler için Kürt, Doğu Türkistan için Türk olmak gerekmez. Zulüm kimden gelirse gelsin kime karşı olursa olsun durdurulmalıdır.

6. Öte yandan Doğu Türkistan davası Türkiye’nin milli davasıdır. Sorumluluk sadece Doğu Türkistan’dan hicret edenlerin kurdukları derneklere bırakılmamalıdır. Tüm siyasi partilerin dahil oldukları toplantılar yapılarak, Türkiye’nin Doğu Türkistan siyaseti belirlenmelidir. Yapıların Doğu Türkistan üzerinden birbirlerini suçlamaları bir kenara bırakılarak, milli dava şuuruyla hareket edilmesi sağlanmalıdır.

7. Doğu Türkistan davasının öncelikle İslam dünyasının gündemine girip, İslam ülkeleri arasında ortak bir dil ve eylem oluşturulabilmesi için Türkiye’nin organize ve ev sahipliğinde bir Uluslararası Doğu Türkistan Konferansı toplanmalı, Türkiye tüm diplomatik, siyasi, ekonomik ve ikili ilişkilerini bu konferansın başarılı olması için kullanmalıdır.

8. İslam İşbirliği Teşkilatı, üye ülkelerinin Çin’e siyasi ve ekonomik yaptırım uygulamalarına yönelik karar almalıdır.

9. Doğu Türkistan’da yaşananları tespit edebilmek amacıyla uluslararası bağımsız bir inceleme heyeti oluşturularak acilen bölgeye gönderilmelidir. Heyetin bölgede sadece başkent Urumçi’de değil, diğer şehirlerde de incelemeler yapabilmesi temin edilmelidir. Giden heyet Doğu Türkistan konusunda iyi bir tarihi altyapıya sahip olan ve yaşanan hak ihlallerini çok iyi bilen kişiler arasından, Çin devletinin yönlendirme ve baskılarından etkilenmeyecek sivil isimlerden oluşmalıdır.

10. Batı’nın Çin’le olan kavgasında Doğu Türkistan’ın kullanılmasına müsaade edilmemeli, davanın liderleri konumunda olan isimlerin mutlaka İslam ülkelerinden birisinde ikamet etmesi ve çalışmalarını buradan yürütmesi temin edilmelidir.

11. İnsani yardım çalışmalarının önündeki engeller kaldırılmalı, Doğu Türkistan’ın her noktasında yardım dağıtımları sağlanmalıdır. İslam dünyasından sivil toplum kuruluşları bölgede ofislerini açmalıdır.

12. Çin devletini ve bölge siyasetini çok daha iyi anlamak için dışişleri bünyesinde özel masalar oluşturulmalı, üniversitelerin bu alanda çalışarak bu masalara destek vermesi sağlanmalıdır. “Demokrasi, terör, üniter Çin” vb. söylemler Çinli yöneticiler tarafından tepki ile karşılanmakta ve bölgede daha fazla baskıya sebep olmaktadır.

13. İslam dünyasından liderlerin bölge ziyaretleri Doğu Türkistan halkına moral vermekte, hicrette yaşayanları mutlu etmektedir. Ancak her ziyaret sonrasında bir katliamın yaşanması da Çin devletinin hem Doğu Türkistan halkına hem de gelen liderlere bir mesaj olarak okunmalı, yapılacak ziyaretler ve kullanılacak dil buna göre belirlenmelidir.

14. Türkiye’ye hicret eden Doğu Türkistanlıların ikamet ve temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda daha fazla yardımcı olunmalı, çalışmaları önündeki tüm idari ve siyasi engeller kaldırılmalıdır.

15. Türkiye’den giderek Çin’e ve Doğu Türkistan’a yerleşmiş binlerce iş adamı vardır. Sadece Urumçi’deki yatırımcıların sayısı iki binin üzerindedir. Çin’le ticaret yapıp buralara düzenli gelip giden iş adamları on binlerle ifade edilmektedir. Gene buralara okumak için giden çok sayıda Türkiyeli öğrenci vardır. Tüm bu unsurların Doğu Türkistan davasına katkıda bulunması sağlanmalıdır.

16. Çin, ekonomik bir pazar olarak İslam dünyasına muhtaçtır. İslam dünyasıyla Çin arasındaki ekonomik ilişkiler ayrıntılı bir şekilde incelenmeli ve bu ilişkiler bölge barışı için kullanılmalıdır.

17. BM Güvenlik Konseyi, Çin’in veto yetkisi nedeniyle Doğu Türkistan meselesinde gerekli hassasiyeti gösterememektedir. BM Genel Kurulu, konseyin ezilen Doğu Türkistan halkından yana tavır alması için tüm imkânlarını kullanmalıdır.

18. Asya, Ortadoğu, Avrupa veya Afrika’da; Türki Cumhuriyetlerde, her nerede olursa olsun sivil ve resmî otoriteler, parlamentolar, STK’lar, uluslararası mahkemeler, uluslararası yapılar, Çin zulmüne karşı harekete geçmelidir.

19. İslam ülkeleri, Doğu Türkistan’da konsolosluklar açılması, insani yardım kuruluşlarının büro açmaları ve İslam üniversitelerinin şube açmaları konusunda girişimde bulunmalıdır. T.C. Urumçi Başkonsolosluğu açılmalıdır.

20. Doğu Türkistan’da yaşananları dünyaya anlatmak için sahte ve eski görüntülerin kullanılması davaya destek değil aksine zarar vermektedir. Yaşanan hak ihlallerinin en doğru şekilde anlatılması için gerekli iletişim kanalları oluşturulmalıdır. Hazırlanacak internet siteleri, dergiler, kitaplar ve sinema filmleriyle dava tüm dünyaya anlatılmalıdır.

21. Türkiye’nin yurt dışında yoğun insani faaliyet yürüten devlet kurumları olan TİKA, Yunus Emre Vakfı ve Diyanet gibi kurumları bölgede acilen temsilcilik açmalıdır. THY Urumçi’ye direk uçuşlar başlatmalıdır.

22. Diyanet bölgeyle olan ilişkilerini güçlendirmeli, daha fazla öğrenci getirilmesi sağlanarak bunlar için özel sınıflar oluşturulmalıdır. Uygur ve Çin dilinde kitaplar hazırlanarak bölgede dağıtılmalıdır.

23. Türkiye bursları kapsamında bölgeden gelen öğrencilerle özel ilgilenecek bir yapı kurulmalı, bunlarla ilgilenen STK’lar desteklenmelidir.

24. Doğu Türkistan mücadelesini güçlendirmek adına Doğu Türkistanlı kuruluşlar arasında iş birliği ve tecrübe paylaşımı sağlanmalı; Doğu Türkistan mücadelesine destek veren kişi ve kurumların eğitim ve gelişimleri desteklenmelidir. Doğu Türkistan konusunda çalışan kuruluşların amaç ve hedefleri dünya kamuoyuna açıkça beyan edilmelidir. Amaç ve hedeflerdeki farklılıklar ihtilaf olarak algılanmamalıdır.

25. Doğu Türkistan için küresel bir sivil mücadele platformu kurulmalıdır.

26. Dünyadaki kadın hakları kuruluşları, Doğu Türkistanlı kadınların maruz kaldığı ihlaller hakkında çalışma yapmalıdır.

27. Dünya kamuoyu bölgede yaşananlar hakkında sağlıklı bilgi edinememektedir. Bölgenin medya kanalları ve insan hakları örgütleri ile sürekli irtibat halinde olması sağlanmalı; bağımsız bir haber ajansı kurularak Doğu Türkistan meselesi ile ilgili veri paylaşımı desteklenmelidir. Propaganda yoluyla tüm kitle iletişim araçları kullanılarak Doğu Türkistan’da yaşanan baskı ve zulümler deşifre edilmelidir. Kitle iletişim araçları etkili bir şekilde kullanılarak bu bilgilendirmenin hızlıca dünya kamuoyuna ulaşması sağlanmalıdır. Edebiyatla ilgili vakıf ve kuruluşlar, Doğu Türkistan meselesini anlatan Uygurca eserlerin farklı dillere tercüme edilmesini sağlayarak geniş kitlelerin dikkatini bu soruna çekebilir ve insanları bu konuda bilinçlendirebilir. Aynı bağlamda sergiler, kısa filmler hazırlanabilir ve bu yolla bölgedeki insani durumlar tasvir edilebilir.

28. Doğu Türkistan’la ilgili çalışmalar yürüten dernek ve kuruluşlar sayıca fazla olmalarına rağmen profesyonel kadrolardan yoksun olmaları nedeniyle bölgeye yönelik ciddi adımlar atılmasını zaman zaman güçleştirmektedirler. Doğu Türkistan halkının yetişmiş insan unsuru artırılmalıdır. Doğu Türkistan gençlerinin başta Türkiye’de ve İslam dünyasındaki çeşitli üniversitelerde eğitim almaları desteklenmelidir.

29. Çin’in itirazlarına karşı tarafsız tetkik heyetleri oluşturulmalı ve bu heyetler bölgede incelemeler yapmalıdır.

30. Çin’de yaşayan Müslümanlar arasında, etnik kökenlerine bakılmadan, İslam kardeşliği tesis edilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

31. Doğu Türkistan meselesinin çözümünde Çinlilerle iletişim en önemli anahtardır. Çin içerisinde adaletten ve insan haklarından yana olan Çinlilere çok büyük sorumluluk düşmektedir. Bir yandan baskı ve tehdit atmosferinin ortadan kalkması ve yapılan zulmün son bulması için çalışırken, bir yandan da örgütlenmenin ve ifade hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması için kararlı ve yoğun bir baskı gücü oluşturulmalıdır. Sivil kuruluşlar arasındaki en etkili güç, şüphesiz Çin içerisindeki hak ve adaletten yana, özgürlükçü Çinli sivil kuruluşlar olacaktır.

32. Doğu Türkistan meselesinin çözümüne uluslararası hukuk alanında katkı sağlamak için bu alanda uzman hukukçulardan oluşan bir uluslararası hukuk platformu kurulmalıdır.

33. Doğu Türkistan’dan farklı ülkelere zorunlu olarak giden sığınmacı, mülteci, göçmen vb. tüm Doğu Türkistanlıların bulundukları ülkelerde her türlü haklarının ve insani yaşam koşullarının sağlanması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Hiçbir devlet Çin’de yaşam hakkı garanti altına alınamayan Doğu Türkistanlıları Çin’e iade etmemelidir.

34. Doğu Türkistanlı aydın, yazar, lider veya diğer önemli şahsiyetler desteklenmelidir. Doğu Türkistan’da cezaevinde olanlar dahil bu özellikteki kişilerin dünyaca tanınmaları sağlanmalıdır.

35. Doğu Türkistan meselesi için çalışma yapan kurum ve kuruluşların bütçelerinin arttırılması sağlanmalıdır.

36. Çin’in baskılarına maruz kalan diğer milletlerle güç birliği imkânları araştırılmalıdır.

Kaynak IHH

Uygurlara sistematik işkence

Yeni Asya : M. Latif SALİHOĞLU

Bugün de artarak devam eden bir insanlık dramını bundan tam 13 sene evvel bugün yazmışız.

23 Nisan 2008 tarihli Uygurların maruz kaldığı Çin zulmüne dair yazımızın geniş bir özetini sizlere takdim ediyoruz:

Yer, Fatih Belediyesine ait Topkapı’daki Sosyal Tesisler. İsmi Ahat, kimlik bilgileri bizde mahfuz Uygur asıllı bir kardeşimizle sohbet ediyoruz.

Ailesinin bir kısmı halen Doğu Türkistan’da olan Ahat kardeşimiz öyle şeyler anlattı ki, inanın tüylerimiz diken diken oldu. Bilhassa, Çin hükümetinin Uygur asıllı kadınlara yönelik uyguladığı şiddetli baskı ve işkence yöntemlerini anlatırken, kelimelerin adeta boğazımıza dizildiğini, boğum boğum olduğunu fark ettik. Sohbetimizi ancak yutkuna yutkuna sürdürebildik. Bu hale, bizimle aynı masayı paylaşan yetkililer ve ilgililer de şahit oldu.

Toplantının ardından çıkıp gazete merkezine geldiğimizde ise, yine aynı konuyla ilgili olarak Mazlumder tarafından yapılan bir açıklamanın tesiriyle sarsıldık.

Şimdi, önce Mazlumder’in, ardından Ahat kardeşimizin birbirini teyid eden açıklamalarının bir hülâsasını sizlere yansıtmaya çalışalım.

Mazlumderin açıklaması şöyle: “Çin yönetiminin, 1949’dan beri Doğu Türkistan halkına uyguladığı zulüm ve baskı politikası şiddetlenerek devam ediyor… Son olarak, 23 Mart 2008’de bu gayr–ı insanî uygulamalarını protesto etmek için yapılan yürüyüşe katıldıkları gerekçesiyle 600 kadar Uygur kadını gözaltına alınmış ve âdil yargılama haklarından mahrum bir şekilde hapsedilmişlerdir. Türlü işkencelere mâruz kalan bu kadınlara yönelik olarak, yargısız infazlar yapılıyor. Çin yönetimini, insan haklarına aykırı bu baskıcı politikalarından vazgeçmeye dâvet ediyoruz.”

Durum hakikaten vahim. Üstelik bu vahâmet, sadece bir gün içinde yapılan zulmün bilânçosunu gösteriyor. Çin’de halen 2000’den fazla tutuklu, ancak âkıbeti meçhûl Müslüman Uygur kadını var.

*

Ahat kardeşimizden dinelip, ayrıca başka kaynaklardan da araştırarak teyid ettirdiğimiz Çin’deki Müslüman Uygurlar ile ilgili acı gerçek, özet olarak şudur:

Bugün yirmi milyondan fazla Müslüman Türk nüfusunun yaşamakta olduğu Doğu Türkistan halkının kaderi, 93 Harbinde (1877-78) büyük yara alan Osmanlı ülkesinin kaderiyle büyük benzerlik arz ediyor.

Zira, Çinlilerin Müslümanlara yönelik zalimane baskıları özellikle o tarihten sonra büsbütün şiddetlenmeye başladı. Osmanlı, kendi başının derdine düştüğü için, daha evvel kurulmuş olan münasebetleri devam ettiremedi.

Osmanlı’nın yıkılmasından sonra iyice yalnızlaşan ve bir bakıma sahipsiz kalan Türkistan’daki Müslüman ahali, bir müddet sonra başlayan komünist istilâ hareketleriyle, bu kez tarihin en korkunç mezâlimine maruz kaldı.

Mao’nun 1 Ekim 1949 tarihi itibariyle Pekin’deki Tiananmen Meydanı’ndan Çin Halk Cumhuriyeti kurduğunu ilân etmesiyle birlikte, sözde özerk hale getirilen Uygur Bölgesi için de karanlığın en koyu devresi başlamış oldu.

Komünist yönetim, Müslüman Uygurların ağırlıkta olduğu Doğu Türkistan halkının her şeyine el attı ve her türlü nimetini gasp ve garet etmeye başladı.

Bu coğrafya, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, Cenâb-ı Hakk’ın türlü nimetlerle bezemiş olduğu bir yerdir: Başta petrol olmak üzere, kömür, tuz, doğal gaz, uranyum, demir, volfram ve altın madeni bol miktarda bulunmakta, ancak bunların çoğu Çin yönetimi tarafından adeta talan edilip götürülmektedir.

Müslüman halkın eğitim hakkından nüfus planlama hakkına kadar, siyasî varlığından tarım politikalarına kadar hemen herşeyine müdahale eden, acımasızca baskılar uygulayan Çin hükümeti, şimdi de bilhassa kadınlara yönelik insanlık dışı baskılara yönelmiş durumda. Evli kadınlara üç çocuktan fazlasını yasaklıyor ve en ufak bir bahaneyle Uygur kadınlarını tutuklatarak hapishanelere sevk ediyor.

Şu anda 2000’den fazla Uygur kadınının hapiste, zindanda, gözlem altında veya meçhûl yerlerde tutulduğuna dair bilgiler var. Ayrıca, bu mâsumlara ne yapılacağı ve âkıbetlerinin ne olacağı da bilinmiyor. Yani, duyulan endişe hat safhada.

Zira, merkezi yönetim, siyasî ve sosyal alanda olduğu gibi, hukukta da kendi halkına başka, Müslüman halka başka türlü muamelelerde bulunuyor.

Netice itibariyle, Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan’da yüz kızartan ve insanlıkla bağdaştırılması mümkün olmayan bir zulüm ve baskı rejimi uygulanıyor.

Bu hal, sûret-i kat’iyyede kabul edilmemeli. O halde, Çinlilerle anladıkları dilden konuşmalı, onlara tesirli bir ders vermeli. Meselâ, onların mallarına karşı ambargo, boykot, müeyyide, ağır gümrük vergisi, vs… Tıpkı, 1909’da Bosna’yı işgal eden Avusturya’ya karşı ülke genelinde uygulanan boykotajlar gibi…

Evet, Müslüman Türkler’e yıllardır “Çin işkencesi”ni revâ gören zalimlere, şöyle esaslı bir ekonomik ders vermenin zamanı geldi, hatta geçti bile.

Kaynak: https://www.yeniasya.com.tr/m-latif-salihoglu/uygurlara-sistematik-iskence_541345

İngiliz Parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine yönelik baskılarını ‘soykırım’ olarak tanıdı

İngiltere Parlamentosu, Çin’in Uygur Türklerine yönelik baskı ve uygulamalarını soykırım olarak tanıyarak, hükümeti Pekin’e yönelik baskıyı artırmaya çağırdı.

İngiltere'de Uygur Türklerine Çin hakkında soykırım davası açma hakkı  tanınabilir

Avam Kamarasındaki oturumun ardından milletvekilleri, “Sincan Uygur Özerk Bölgesi‘nde kitlesel insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçları” kınayan bir karar aldı.

Kararda, Çin’in yaptıkları soykırım olarak tanınırken, hükümete, Uygur Türklerini hedef alan eylemlerin durdurulması için harekete geçme ve Pekin’e yönelik baskıyı artırma çağrısı yapıldı.

Devam

Fransa Dışişleri Bakanı, “Uygur soykırımını kabul etmeye hazırız” mesajı verdi

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Fransa’nın Uygur Türklerine yönelik soykırım işlediğini kabul etmeye hazır olduğunu dile getirdi. Fransa’da katıldığı televizyon programında konuşan Le Drian, Çin’in işlediği soykırım fiillerinin dünyanın malumu olduğunu ifade ederek; soykırım ve insan hakları ihlallerinin sorgulanmaya değer olduğunu ve bunu resmi statüde değerlendirmeye hazır olduklarını ifade etti.

Devam

Avustralya Dışişleri Bakanı: Çin’in Uygur Türkleri üzerindeki baskısına ilişkin güvenilir raporlar var

Avustralya Dışişleri Bakanı Marise Payne, Çin yönetiminin gizlemeye çalıştığı ve aksini lanse ettiği Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik işlenen sistematik insan hakları ihlallerine dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Avustralyalı Bakan Payne, Uygur Türklerinin Çin tarafından sistematik baskı ve işkenceye uğradığına ilişkin ellerinde güvenilir raporlar olduğunu açıkladı.

Devam

Japonya’da insan hakları kuruluşlarından küresel firmalara Uygur Türkleri çağrısı

Japonya Uygur Federasyonu ve Tokyo insan hakları kuruluşu Human Rights Now (HRN), Çin’in fabrikalarda zorla çalıştırmaya tabi tuttuğu Doğu Türkistanlıların durumuna dikkat çekerek; aralarında Sony ve Toshiba’nın da dahil olduğu Japon firmalarına çağrı yaparak, “Uygur Türklerini zorla çalıştıran fabrikalarla irtibatınızı soruşturun” açıklamasını yaptı.

Devam

Japonya Başbakanı Suga Biden ile görüştü: Hong Kong ve Uygurlar hakkında ciddi endişe taşıyoruz

ABD’ye resmi ziyarette bulunan Japonya Başbakanı Suga Yoşihide Başkan Joe Biden ile görüşen ilk lider oldu. İkilinin ortak mesajında Çin’in Hong Kong ve Uygurlar hakkındaki insan hakları ihlalleri konusunda ciddi endişe taşındığı belirtildi.

Japonya Başbakanı Suga Yoşihide, “Japonya-ABD ittifakı, mevcut bölgesel durum ve çetin güvenlik koşulları sebebiyle, bugüne kadar olduğundan daha önemli hale geliyor” dedi.

Devam

DÜNYA UYGUR KURULTAYI VAKFI 1.OLAĞAN MÜTEVELLİ HEYETİ TOPLANTISI YAPILDI

DÜNYA UYGUR KURULTAYI VAKFI 1.OLAĞAN MÜTEVELLİ HEYETİ TOPLANTISI YAPILDI

Uygur sorununun uluslararasılaşmasıyla birlikte, Dünya Uygur Kurultayı (DUK) dünyadaki faaliyetlerini yoğunlaştırmaya başladı. Bu amaçla, 2020’nin başlarında toplanan DUK Yürütme Komitesi toplantısında Türkiye’de “Dünya Uygur Kurultayı Vakfı”nın kurulmasına karar verilmişti.

Devam

UYGURLAR NEDEN ÇATIŞIYOR?

Baskın hükümranlık döneminin altında, Uygur ulusunun varlığı tehlike altındadır, çünkü Çin hükümeti yüzyıllarca eski gelenek, kültür ve dine karşı kasıtlı politikalar yürütmeye devam etmektedir. Kültürel ve dini gerekçelerle ilgili zulüm, keyfi tutuklamalar ve barışçıl muhalefetin susturulması da dahil olmak üzere insan hakları ihlallerinin yaygınlığı sürüyor.